“Duyduğuna değil, doğrusuna bak!”
Bâzen bir hakikat, en çok da sıradanlığın içine gizlenir. Öyle ki insan, yıllarca yanı başında yaşar da farkına varmaz; ta ki bir yabancı göz, o sıradanlığın perdesini aralayana dek…
İşte böyle bir köy vardır. Minaresiyle övünen, suyuyla anılan, sükûnetiyle bilinen bir köy. Ama bu köyün bir de kimsenin sorgulamaya cesaret edemediği bir sırrı vardır: Cami ile ahır arasında öyle ince bir çizgi çekilmiştir ki, bu çizginin neresinde vahyin, neresinde vehmin durduğunu artık kimse bilmez. Evet, yanlış duymadınız. Ne zaman bir eşek anırsa, köylüler abdestlerini tazeler.
Kulağa bir masal tadı verse de, aslında her birimizin içinde birer köylü, birer eşek ve birer sorgusuz sualsiz teslimiyet gizlidir. Peki, fetvâyı veren kim? İmam mı, eşek mi? İşte asıl soru bu…
Köye yeni atanan imam başta bunu bir tevâfuk zanneder. Fakat bu tevâfuk birkaç gün içinde şüpheye, ardından hayrete ve nihâyetinde merâka dönüşür.
Bir sabah namazından sonra, yaşlı bir köylüyü kıyıda köşede yakalar:
— Hacı amca, bir şey dikkatimi çekti… Bir eşek ne zaman anırsa, siz köy halkı olarak topluca abdest alıyorsunuz. Bu bir gelenek mi, yoksa ben mi fazla kuruntu yapıyorum?
Yaşlı adam başını kaşır, birazda utanarak cevap verir:
— Vallahi hocam, bizim eski imam öyle dedi bir kere. “Eşeğin anırdığını duyarsanız abdestiniz bozulur,” deyince biz de o günden beri öyle yapıyoruz.
İmam gözlerini hafifçe kısar, Cahit Zarifoğlu’nun “Gizlice düşündüğüm, fark edilmesinden korktuğum hakikat sen miydin?” mısrâını hatırlar gibi olur ve: “Eyvah ki ne eyvah… Biz burada namaz kıldırıyoruz, meğer eşek fetva veriyormuş!” der.
Bu cevapla birlikte, yanlış anlaşıldığını düşündüğü meseleyi araştırmaya koyulur. Nihâyet öğrenir ki, yıllar evvel bu köyde su yoktur. Cemaat toprakla teyemmüm ederek abdest almaktadır. Su ise köye eşeklerin sırtında getirilir. O dönemdeki imam da bir vaazında şöyle der:
— Köyde su bulunmadığı zaman teyemmümle abdest alınabilir. Fakat bir eşeğin sesi duyulursa, bilin ki su gelmiştir. O hâlde teyemmüm bozulur; çünkü artık su vardır.
Ancak bu anlatılanları gönülsüzce dinleyen bir köylü, sadece şu kısmı aklında tutar ve köye böyle anlatır:
— Hoca! Eşeğin anırmasını duyarsanız abdest bozulur dedi!
İşte bu kadarı yeter. O gün bugündür köy halkı, eşek sesi duyulduğunda abdestlerini tazeler. Şartlar değişir, köye şebeke suyu gelir ama alışkanlık sürüp gider. Aslında mesele eşekten değil, insanın sorgulama tembelliğindedir.
Demek ki fetvâyı ne imam vermiştir, ne eşek. Fetvâyı, sorgulamayan akıl vermiştir.
Bir meselede doğrusunu öğrenme zahmetine girmeden, duyduğumuz gibi —hele ki işimize de geliyorsa— hareket etmek, ne yazık ki hepimizin zaafıdır. Sorgulamadan, düşünmeden yaşanan bir hayat, taklitten ibârettir. İnsan bazen düşünmekte zorlanır, bazen de başkasının aklına güvenir. Ve bâzen de irâdesini, iki dudağın arasına sıkışmış bir söze teslim eder.
Bir insan, sözleriyle değil, yaptığıyla tanınır. Eşeğin sesiyle yön bulan bir hayat, akılla değil, taklitçi bir anlayışla şekillenir.
Mevlânâ der ki: “Neyi seversen osun. Değerin sevdiğin şey kadardır.” Yine buyurur ki: “İnsan neye meylederse, neyi severse mâbudu odur.”
Bu söz, bizi bir adım öteye taşır. Necip Fâzıl da aynı hakikati şöyle dile getirir: “Bir insan neye tapıyorsa, Allâh’ı odur.”
Eşeğin anırmasına göre abdest tazeleyen bir anlayış, aslında hakikati değil, hurafeyi ilâhlaştırmıştır. Böyle bir yol, insanı hakikate değil, gölgeye götürür. Oysa insan düşünmekle yücelir; aklını rehin bırakan ise ömrünü gafletle tüketir.
Toplumsal reflekslerimizde bile bu alışkanlıklar görülür. Birileri bir şey dedi mi hemen doğru sayılır. Kaynağa bakılmaz, niyet sorgulanmaz, delil aranmaz. Hâlbuki iman akılla temellenmeli, ibadet bilinçle yapılmalıdır.
Bırakalım eşek eşekliğini yapsın. Biz anırmalara değil, akla kulak verenler; söz değil öz peşinde olanlar olalım. Aklımızı ve irademizi gerektiği gibi kullanıp daha insânî, daha İslâmî bir hayat yaşamaya gayret edelim.
Ve hâlâ eşeğin anırmasına göre abdest bozmakta ısrar edenler varsa da onları eşeğin anırmasıyla baş başa bırakalım. Yüce Mevlâ, İsrâ Sûresi'nin 81. âyet-i kerîmesinde “Hak gelince bâtıl zâil olur.” buyurmuyor mu?
Hâsıl-ı Kelâm! Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Eşeğin sesiyle abdest bozan bir toplum, aklın sustuğu her yerde iradesini teslim eder. Duyduğuna değil, doğrusuna bak; zira aklın secde etmediği yerde ibadet başka mabutlara doğru eğilir. O mâbut kimi zaman bir söz, kimi zaman bir alışkanlık, kimi zaman da sorgulanmadan tekrar edilen bir seslenmedir. İnsan zannediyor ki secde ettiği hakikattir; hâlbuki secde ettiği, hakikatin gölgesine bürünmüş bir taklittir. Yol budur: göz görür de akıl görmezse, kulak duyar da yürek anlamazsa, insan kendi kıblesini kaybeder ve nereye döndüğünü bilmeden döner durur. Oysa hakikî secde, sesin geldiği yöne değil, sesin doğruluğuna eğilmektir...”
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene…
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...