GÖZÜ SAĞLAM, İDRAKİ SAKAT!

Çoğu zaman insan, gözlerinin açık olduğuna aldanır. Oysa gözün açık olması, kalbin uyanık olduğu mânâsına gelmez. Nice insanlar vardır; bakar ama görmez, duyar ama işitmez, yaşar ama fark etmez. Kur’ân bu hâli asırlar öncesinden haber verir: “Onların kalpleri vardır, anlamazlar; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler.” (A‘râf, 179)

Demek ki mesele göz değil; idrak meselesidir.

İşte bu ibretli hikâye de tam buradan seslenir bizlere:

Adamın biri, ilk defâ gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulur ve arka koltukta tek başına oturan bir genç görür ve ona:

— Buraların yabancısıyım evlât. Bir fırın varmış, onu arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.” der. Genç, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

— Ben de buraya ilk defâ geldim amca ama sağ tarafa gitmeniz lâzım. der. Adam, gencin de yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını merak edip sorar ister istemez:

— Yabancıyım diyorsun ama çok emin konuşuyorsun evlât.” Bu söze tebessüm eden genç:

— Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zâten.” der. Adam:

— İyi ama bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne mâlum?der. Genç:

— Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyarsınız. der. Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra teşekkür ederken fark eder onun görme engelli olduğunu. Genç ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamıştır adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

— Üç sene önce bir kaza geçirmiştim, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?” der. Adam, gencin târif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

— Artık emin değilim evlât. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür. der.

Bu söz, hikâyenin düğüm noktasıdır. Zîrâ görmeyen bir genç, gören bir adamdan daha net bir hakîkati fark etmiştir. Çünkü genç bakmamış, dinlemiş; seyretmemiş, sezmiştir. Kokuyu, sesi, yönü… Yâni hayatın işâretlerini okumuştur. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Nice gözler vardır ki kördür; nice gönüller vardır ki görür.”

Hikâyedeki genç görme engellidir; ama kalbi görmektedir. Adamın gözleri sağlamdır; ama farkındalığı zayıftır. İşte bu tezat, insanın en büyük imtihânıdır. Resûlullah (s.a.v.) buyurur: “Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” Demek ki hakîkat, bakışta değil; kalpte tecellî eder.

Metnin alt kısmında yapılan ayrım, aslında bir hayat pusulasıdır:

Bakmak; yüzeydir.

Görmek; derinliktir.

Bakmak, temas eder.

Görmek, nüfûz eder.

Bugün çoğumuz bakıyoruz. Ekranlara, insanlara, olaylara… Ama ne kadarını gerçekten görüyoruz? Acıyı, niyeti, hikmeti, imtihânı… Bakmak kolaydır; görmek bedel ister. Görmek için susmak, dinlemek, beklemek ve düşünmek gerekir. Kelâm-ı kibâr ne güzel söyler: “Bakmak gözün işidir; görmek gönlün.”

Görme engelli genç, kokudan fırını bulmuştur. Biz ise bâzen apaçık hakîkati görmezden geliriz. Çünkü görmek, sorumluluk doğurur. Gördüğün zaman değişmen gerekir. Gördüğün zaman taraf olursun. Gördüğün zaman yük alırsın. O yüzden çoğu insan bakmayı tercih eder; görmek çok ağır gelir.

Bakmak ve görmek aynı şey değildir.

Bakmak; şâhitliği…

Görmek; vukûfiyeti, derinliği ifâde eder…

Bakmak sâdece gözle olur, görmek ise akıl, kalp ve gözün devreye girmesiyle…

Bakmak; gözün fizyolojik hareketi…

Görmek; bir şuur faâliyetidir…

Bakışta üstünkörülük, geçicilik, görüşte seçicilik, işin mâhiyetini anlama vardır…

Bakmak; en fazla tanımakla…

Görmek; anlayıp kavramakla neticelenir…

Bakınca; yalnız seyrederiz o kadar…

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Gözün gördüğüyle yetinenler, kalbin gördüğünden korkar. Çünkü kalp görürse kaçış yoktur. Hakîkat, görüldüğü an insanın yakasına yapışır.

Hikâyedeki genç, kazadan sonra görmeyi kaybetmiştir; ama belki de o kazayla basîreti açılmıştır. Zîrâ bazı kayıplar, insanı eksiltmez; derinleştirir. Nitekim büyükler demiştir ki:

“Kimi insanlar gözünü kaybedince görür; kimi insanlar gözleri varken kördür.”

Son sözdeki cümle, hepimize ayna tutar:

“Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür.”

Bu itiraf, bir fark ediştir. İnsan bâzen bir âmâdan, bir çocuktan, bir dervişten hayata dâir büyük bir ders alır. Çünkü hikmet, makamda değil; nasîpte gizlidir.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...