HEY MÜBÂREK HEY! -2

Otuz beş gün, az değildir. Şehvet için uzun, edep için kısa bir zamandır. İnsan, sabrı nereye koyduğuna göre ya arınır ya da kurur. Mübârek’in suskunluğu, evin duvarlarında yankılanmaya başlamıştır. Kadının gönlüne düşen şüphe, erkeğin kalbinde büyüyen niyetle çatışır. İşte tam burada çoğu evlilik çöker; zîrâ insanlar, beklemenin de bir ibâdet olduğunu unutup, gecikeni kusur, susanı suç sayar.

İşte önceki yazı ve satırlarda sözünü ettiğimiz edep, yalnızca bir kaçınma değil; bekleyişin, sabrın ve niyeti koruma irâdesinin adıdır. O gün bağda yaşananlar, insanın helâle nasıl yaklaştığının, harama ise nasıl mesâfe koyduğunun imtihânıdır. Aradan günler geçer; sükût, sözün yerini alır. Bekleyiş uzar, imtihan zorlaşır. Ve nihâyet…

Otuz beşinci günün sonunda kızın annesi:

— Kızım eşinle aranız nasıl? Alıştınız mı? Birbirinize ısınabildiniz mi? Aranız nasıl?” gibi sorular sorduğunda kızı:

— Sıkıntımız yok anne ama Mübârek, bir bahâne bularak çıkıyor ve geceleri dışarıda geçiriyor bu nedenle daha eli elime değmedi!” dediğinde annesi hemen kendince haklı olmanın da verdiği bir gururla olayı kâdı efendiye ulaştırır ve:

— Efendi! Efendi! Görüyor musun senin köle, kızını beğenmemiş. Daha eli eline değmemiş.” der. Canı sıkılan Kâdı, Mübârek’i yanına çağırır ve:

— Evlât! Bizim kerîmenin bir hatası, bir kusuru mu oldu? Elin eline değmemiş!” diye sebebini sorduğunda Mübârek, akan suları durduracak şu sözleri:

— Efendim, siz devlet memurusunuz. Olmamıştır ama ihtimal ki ekmeğinize, suyunuza şüpheli bir şey karışmış olabilir. Bu nedenle hiç değilse kırk gün kendi kazancımla kerîmenizi besleyip öyle zifafa girmeyi istedim. Ümit ediyorum ki Rabbim bu vesileyle bizlere sâlihlerden bir evlât edecek.” diye cevap verdiğinde; “Dost seçmesini bilmeyenin “keşke”si, “âh vah”ı bol olur.” Sözleri kulaklarında çınlayan Kâdı Efendi, doğru değil çok doğru bir seçim yapmış olmanın vakarıyla Mübârek’e bir kez daha hayran kalır.

İşte böyle bir evlilik; iki insanın birbirini tüketmesi değil, birbirini terbiye ederek çoğaltmasıdır. Sevgi hevesle başlar; evliliği ayakta tutan ise edep, sabır ve vefâdır. Nikâh, yalnızca iki ismi değil, iki hayatı da birbirine emânet eder. Bu emânete riâyet eden huzur bulur; hafife alan, kalabalık içinde yalnız kalır.

Böyle bir evde, böyle bir niyetle atılan temelden sıradan bir insan çıkması da beklenemez elbette. İşte İslâm tarihine adını altın harflerle yazdıran; “Abdullah bin Mübârek” bu tertemiz izdivaçtan dünyaya gelir. Abdullah, Merv âlimlerinin elinde yetişir. Hocaları bakarlar ne verilirse alıyor, “buralarda zâyi olma evlât” diyerek, onu Bağdâd’a, Basra’ya yollarlar.

Genç tâlip Hammâd, Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Â’zam gibi zirvelerin dizi dibinde oturur, hallere, sırlara kavuşur. Dile kolay tam 4 bin kişiden hadîs-i şerîf toplar. Yıllar sonra Merv’e gelir ama daha oturup nefeslenemeden geri döner. Neden mi? Çünkü heybesinde bir arkadaşına âit kalemi görür. Aylar sürecek yolu göze alır, emâneti bir an evvel sâhibine verebilmek için tekrar taaa Şam’a koşar.

Abdullah az yer, az içer, az uyur, az konuşur. Vaktini saniye zâyi etmez her ânını ilme ve ibâdete harcamaya bakar. Abdullah, “yalnızlık çekmiyor musunuz?” diyenlere güler geçer, öyle ya Server-i Kâinat ve Ashâbıyla berâber olan yalnızlık mı duyar? Eshâb-ı kirâma öylesine âşıktır ki sonra gelenleri, “Resûlullah’ın yanında gidenlerin atlarının burnuna giren toz”la bile kıyaslamaz.

Abdullah, ne kadar ticâret ile uğraşsa da medresede yeri gelir talebe, yeri gelir müderris, câmide vâiz, harpte er olur. Kalemi de kılıcı gibi müessirdir, cihâda dâir mükemmel eserler yazar.

Bir ara Abbâsî halîfelerinin emrinde Bizans’a karşı yapılan harplere katılır. İslâm ordusu Tarsus civârında ordugâh kurunca gece ateş yakıp gençleri etrâfına toplar. Onlara Asr-ı saâdet yıllarını, Bedr’i, Uhud’u öyle bir anlatır ki mücâhidler şehâdet arzusu ile yanıp tutuşmaya başlarlar.

İki ordu karşılıklı mevzi alırken Romalılar arasından zırhlara bürünmüş bir insan azmanı çıkar. “Benimle dövüşecek yiğidiniz var mı?” diyerek çalım satar. Bir genç fırlayıp kılıcını sıyırır ama bu dev karşısında tutunamaz. Ardından biri daha çıkar, lâkin o da bir şey yapamaz. Üçüncü mücâhid de şehîd olunca Rumlar sevinçten kudurur, çılgınca çığlıklar atarlar.

İşte tam o sırada yüzünü gözünü örtmüş biri çıkar er meydana. Boylu poslu da değildir ama kâfirlerin kalbine korku salar. Tek hamlede öyle bir darbe indirir ki, yalnızca şovalye değil, atı bile yere serilir. Karşına bir başkasını çıkarırlar onun da âkıbeti farklı olmaz. Sonra bir daha, bir daha...

Müslümanların neşesi yerine gelir, tekbirler yeri göğü inletir. Zaferin ayak sesleri duyulmaya başlar... “Sâhi kimdir bu esrârengiz muhârip?” Sorusu askerler arasında dolaşmaya başlar.

Cevâbı herkes bilir ama söylemeye edep ederler.

Abdullâh’ı bilen bilir, gönül gözü açık olanlar “hey Mübârek hey” diye mırıldanırlar...

İşte böyle bir niyetle atılan temelin meyvesi, yalnızca bir evlât değil; bir çağın ilmi, irfânı ve izzetidir. Mübârek’in sabrı, Abdullâh’ın azmiyle birleşince tarih susmaz, kalem durmaz. Hey Mübârek hey… Ne güzel bir iz ne kutlu bir izdivaç!

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Helâl, sadece lokmanın değil; niyetin, bakışın, dokunuşun da adıdır… Bunlar üzerine “hey Mübârek hey”den başka ne denilebilir ki!”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...