İnsan, kendi yolunu en doğru zannettiği anda, Hakk, onu başka bir yola sevk eder. Uçak yıldırımla iner, yollar sellerle kapanır, zaman daralır… Ve kul anlar ki; asıl gecikme, insanın kendine geç kalmasıdır. “Bütün yollar kapanınca yeri göğü yaratana sığın.” denir. Bu cümle, meselenin özüdür. Çünkü Kur’ân açık ve net söyler: “Kim Allah’a tevekkül ederse, O’ (c.c.) ona yeter.” (Talâk, 3)
Pakistanlı Dr. Îşan Hüseynî, hizmetlerinden dolayı kendisine takdim edilecek büyük ödülü almak için uluslararası bir konferansa gitmek için uçağa biner… Ancak yıldırım çarpması sonucu havada bir arıza olur ve uçak en yakın havaalanına inmek zorunda kalır. Bir sonraki uçak 16 saat sonra kalkacaktır. Dr. görevlilere:
— O toplantıya muhakkak yetişmem lazım. 16 saat bekleyemem!” diye kızarak bağırır çağırır. Görevliler gideceği şehrin 6 saat uzaklıkta olduğunu ve isterse araba kiralayarak gönderebileceklerini söylerler. Acele ile yola çıkar ama aksilik bu sefer de yolda yakalar onu. Şiddetli yağmurdan göz gözü görmez olur ve selden dolayı araç gidemez. Yol kenarında eski bir evin kapısını çalıp hızla içeri girer. Yaşlı bir kadın içeride oturmaktadır. Süratle ona:
— Telefonu verir misiniz âcil telefon etmem lâzım!” dediğinde kadın tebessüm ederek:
— Görmüyor musun evlâdım ne telefonu? Burada ne telefon ne de elektrik var. Geç biraz dinlen, yemek ye, çayını iç. Sonra düşünürsün yapacağın işleri.” diyerek yer gösterir hırçın misâfirine. Dr. çâresizce sobanın karşısında çayını yudumlarken yaşlı kadın, namaz kılıp gözyaşları içerisinde uzun uzun duâlar eder. Dr. dikkatle baktığında kadının bir beşiği salladığını ve beşikte küçük bir bebeğin hareketsiz durduğunu görür ve:
— Kimin bu bebek anacığım? Hayırdır neden bu kadar uzun ve ağlayarak duâ ettin.” diye sorar merakla. Yaşlı kadın:
— Evlâdım! Hem annesi hem de babasından yetim olan torunumdur. Ağır hastalığı var. Bölgedeki doktorlar çâresini bulamadılar. ‘Îşan Hüseynî adında bir doktor var. Çâresi ondadır.’ dediler. Ancak o, o kadar çok uzaktaki ona ulaşmaya ne param yeter ne de gücüm. Kaç gündür Rabbime duâ ediyorum ki Allah bu bebeğin işini kolaylaştırsın. Şâfi ismi hürmetine ona şifâ versin.” der. Dr. Hüseynî ağlayarak:
— Kalk anacığım. Allah senin duânı kabul etti. Senin duân gökte yıldırımlar çaktırıp uçağı yere indirdi. Karada seller akıttı ve sonunda beni size ulaştırdı. Dr. İşan Hüseynî benim. Bir kere daha Allah’ın kullarına isteğini ulaştıracağına kalpten îman ettim. Bütün yollar kapanınca sen yeri göğü yaratana sığınmaya devam et.” der.
İnsan, ‘yetişmem lâzım’ diye feryat ederken aslında kaçırdığı şeyin bir toplantı değil, bir canın duâsı olduğunu ancak yollar kapanınca anlar. Yaşlı kadının elektriksiz evinde yanan soba, modern dünyanın bütün projektörlerinden daha aydınlıktır. Çünkü orada gözü yaşlı, gönlü yaralı bir duâ vardır. Ve duâ, açılmayan tüm kapıların anahtarıdır. Resûlullah (s.a.v.) buyurur: “Duâ, belâyı karşılar; hatta gelmiş olan belâyı bile geri çevirir.” Biz çoğu zaman duâyı son çâre zannederiz. Hâlbuki duâ, ilk kapıdır. Kapılar kapanınca değil, açılmadan önce çalınması gereken kapıdır.
İşân Hüseynî’nin gözyaşı ise; nasır bağlamış yüreklerin ağlayışıdır. Sadettin Kaplan’ın dizeleri bizlere neleri unuttuğumuzu çok güzel bir şekilde hatırlatır. Çünkü şiir bâzen bir röntgen filmidir; kalbin kırığını gösterir:
“Nasırlandıkça yürekler, dîl-i şeydâyı unuttuk,
İhtiras sahrâlarında gömüp Leylâ’yı unuttuk.
Nerde söküp de kalbini sevdiğine veren yiğit?
Arastaya düşünce aşkı, sevdâyı unuttuk.
Savıyorken sinemizden bir hançerin darbesini,
Ensemizde alev alev yanan palayı unuttuk.
Düşüncemiz mor dağların ardındaki sırrı çözdü,
Yolumuzun üstünde yatan belâyı unuttuk.
Vuslat içinde hasreti öylesine kanıksadık ki,
Gurbette yurdumuzu, yurtta sılayı unuttuk.
Hoş gelmedi ne sözümüz ne yüzümüz yârenlere,
Sözlerde sinsi riyâyı, yüzde cilâyı unuttuk.
Unutulmaz hatıralar bırakmak için dünyada,
Bizi bir an unutmayan yüce Mevlâ’yı unuttuk.”
Evet, unuttuk.
Hızlandıkça durmayı,
Büyüdükçe eğilmeyi,
Bildikçe teslim olmayı unuttuk.
Çünkü ilacı hep başka yerlerde aradık. Hâlbuki karadutun lekesini sâdece kendi yaprağı çıkarır. Eskiler, “İnsan da aynı bu ağaç gibidir.” derler. Yarasına ilacı başka yerde arayan yanılır; her yaranın merhemi kendi dalındadır.
Mevlânâ, “Aklın varsa bir başka akla danış da işlerini pişmanlığa bırakma.” der. İşte yaşlı kadının duâsı, modern aklın akıl edip de danışamadığı bir hikmettir.
Ne okursan oku, nerede okursan oku; ister diplomanın üzerinde ilkokul yazsın, isterse bitirmesi en zor olan üniversitenin ismi yazsın; ister birisi taştan çıkarsın ekmeğini, isterse diğeri adını taşlara yazdırsın yaptığı îcâdının, buluşunun…
Ama insanlık, fen bilimleri formüllerini ezbere bilmekte değil, haddini bilmekte gizlidir. Sonuçta kimin câhil olduğunu akıl değil, sergilediği hoşgörü, terbiye ve insanlık belirler.
Cehâlet yürekte başlar. Bilmek ayrı, olmak çok ayrıdır.
Diyeceğim o ki, konumunuz sizde kalsın; bize insanlığınız lâzım. Zîrâ makamlar geçici, unvanlar izâfîdir; bâkî kalan sâdece sâmimi bir kalp ve insanlıktır.
Allah, kulunu bir yere göndermek isterse, ona bahânesini de verir, yolunu da gösterir… Yıldırımı da O’(cc), çaktırır, seli de O’(cc), akıtır, doktoru da hastanın ayağına O’(cc), ulaştırır.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Gecikme Engel Değildir!
Uçak kalkmaz, yollar kapanır, planlar bozulur...
Zannederiz ki işimiz aksadı.
Oysa Allah, bir mazlumun duâsını kabul etmek için yıldırımı çaktırır, seli akıtır ve sizi “o kapıya” ulaştırır.
Unutmayın: Duâ, kapılar kapandıktan sonraki son çâre değil; kapılar açılmadan önceki ilk anahtardır.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...