KABAK AŞAĞI, KUDRET YUKARI!

“Zulüm; kimi zaman bir tokat kadar sert, kimi zaman bir bakış kadar sinsidir. Ama mazluma dâima ağırdır.”

Zulüm, güçlüden gelince çoğu zaman söz bitiverir; gönül içine çekilir, dil lâl olur. Bâzı suskunluklar semâya yükselen bir âh olur; bazı duâlar yıldızları aşıp Rahmân’a ulaşır... Ve zaman, sessizce görevini icrâ eder. Zaman bir nehir misali akıp gider; dönmez ama iz bırakır. Bâzen suskunluk boyun eğiş değil, en gür sitemdir semâya yükselen. Mazlum, dâvâsını kula değil, Kudret’e ısmarlar. Adâlet gecikir de şaşmaz.

Kimi zaman bir tokadın yankısı semâya çıkar da, cevâbı bir at arabasıyla iner yeryüzüne… Nice kudret sâhipleri, kuvvetiyle gururlanır; fakat zaman, herkesi yener. Zâlim de önünde sonunda yalnız kalır. İşte bu hikâye, bir sûfinin gönlünden dökülen sabırla; kabağın da bir sâhibi olduğunu hatırlatan ilâhî bir tecellidir.

Bir gün, sûfinin biri berber dükkânına girer. Ne saçını dert eder, ne sakalını. Gönlüne düşen sâde bir niyet vardır ve:

— Vur usturayı berber efendi,” der. Saç dipten gidecek, sakal da düzelecek. Berber başlar işe. Sûfinin başının bir yanını kazımışken, dükkâna bir kabadayı girer. Giyimiyle, tavrıyla, sesiyle “ben buradayım” dercesine. Doğruca sûfinin yanına gider, kazınmış başına bir tokat aşk eder ve:

— Kalk bakalım kabak! Kalk da biz tıraş olalım!” der. Sûfî, usulca kalkar. Ne bir serzeniş, ne bir bakış, ne bir sitem… Sâdece derin bir iç çekerek kenara geçer. Berberin yüreği sıkışır, ama cesâreti diline gelemez. O da sessizliği seçer… Hayyam’ın dediği gibi; “Sabır, gönlün kudretidir; rüzgarla savrulmaz. Sabırlı bir yürek, en şiddetli fırtınada bile dağılmaz.”

Kabadayı koltuğa oturur, tıraş başlar. Lâkin dil durması gereken yerinde bir türlü duramaz. Kabadayı:

— Kabak aşağı, kabak yukarı!” diye, dilini tutamaz. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne güzel buyurur: “Birbirinize zulmetmeyin. Kardeşin kardeşi hor görmesi, insana kötülük olarak yeter.”

Tıraş biter. Kabadayı dışarı çıkar. Lâkin birkaç adım atmamıştır ki, yokuştan boşanmış bir at arabası üzerine doğru gelir. İlâhi adâlet nehir gibi akar; zamanı geldiğinde bendini yıkar ve izini hem zâlimde hem mazlumda bırakır. Ne sağa kaçabilir, ne sola. Atların arasındaki sivri demir tam karnına saplanır. Kabadayının devrilişi, sûfînin suskunluğundan daha sarsıcı olur. Berberin kalbi ürperir, sûfîye döner ve:

— Sûfî efendi, bu çok ağır olmadı mı?” der. Sûfî, mahzun bakışlarla cevap verir:

— Vallâhi ne gönül koydum, ne âh, ne de bedduâ ettim. Hatta hakkımı da helâl ettim. Ama... kabağın da bir Sâhibi var. O (cc) gücenmiş olmalı.” der. O anda dükkâna bir sessizlik çöker. Ne tokat kalır hatırda, ne tıraş. Geriye sadece sûfînin sözü ve o sözün ardındaki sır kalır. Yâni söz biter, gönül konuşur.

Yankılanan ilâhî ikaz, asırlardır kulaklarımızda pas tutmuş vicdanları sarsan mutlak bir hakîkattir: “Zâlimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!” (Hûd, 113)

Bu semâvî çığlığın peşi sıra, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir kelâm-ı kibâr, adâletin er ya da geç tecelli edeceğini bizlere ihtar eder: Fukaranın âhı, tahttan indirir şâhı.”

Ama Ali Şerîati’nin şu ufuk açıcı tespiti de devre dışı bırakılmaması gereken bir konu olsa gerek.

Zulümde iki suçlu vardır. Biri zulmeden zâlim, diğeri zulme rızâ gösteren mazlum. Bu iki kişinin işbirliği ile zulüm ortaya çıkmaktadır. Zîrâ tek taraflı olarak zulmün meydana gelmesi mümkün değildir. Zâlim havada zulmedemez. Zulüm; zâlimin çekici ve mazlumun örsü ile şekil alan bir demir parçasıdır.”

Eğer sükût, zulme rızâ hâline gelirse; bu Ali Şerîati’nin dikkat çektiği üzere; mazlumun örs, zâlimin çekiç olduğu bir düzende zulüm bir işbirliğine dönüşür.

Sûfî’nin buradaki duruşu ise örs olmak değil; adâleti doğrudan Mülk’ün Sâhibi’ne devretmektir.

İlâhî kelâm zâlime meyletmenin yakıcılığını ihtar ederken, kadim irfan fukaranın sessiz çığlığındaki gücü hatırlatır; Şerîati ise o çığlığın neden vaktinde yükselmesi gerektiğini mukadderat metaforuyla zihnimize kazır: ‘Örs olmaktan vazgeçmeyen, çekicin darbesine mahkûmdur.’

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Sabır, mazlumun dili; sükût, gönlün kılıcısır. Nice hoyrat kelâm suskun bir yürekte yankı bulmazken, ilâhî adâletin tokadı vakti gelince gürler. Unutma ki her mazlumun bir duâsı, her duânın bir karşılığı ve her kabak başın bir Sâhibi vardır. Dünya zâlimin olsa da kader mazlumundurNe kadar ararsan ara, ne kadar beklersen bekle, kaderin seni getirdiği yerden başka bir yere gitmek mümkün değildir.” Bu sözün ardında Somuncu Baba’nın fısıltısı duyulur:

“İkrâmı Hak’tan bil ki, küfrân etmeyesin;

Her gamın ardında bir rahmet saklıdır.” Ve Hayyam son noktayı koyar:

“Her ne olursa olsun, yol alır hayat;

Bir gün perde iner, kalır sâdece hakîkat.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm:

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...