☰
✕

KOMŞU BUTONLA ÇAĞRILMAZ! - 362

Kapını çalan bir el ile ekranına düşen bir bildirim arasındaki farkı hiç düşündünüz mü? Biri sizi gerçekten arar, öbürü sadece haber verir… Oysa biz çoğu zaman ikisini de aynı zannederiz; sanki bir tuşa dokunmak, bir kapıyı çalmakla aynı sıcaklığı taşırmış gibi.

Cahit Zarifoğlu’nun; “Yalnızım, ama yalnız değilim. Yalnızlık, insanla insan arasında bir köprü kurar.” cümlesinde yalnızlık, bir kaçış değil bir arayıştır; insanı kendine, Hakk’a ve nihayet bir başka insana yönelten sessiz bir çağrı. Zira insan, ne kadar kalabalığın içinde yaşarsa yaşasın, gerçek mânâda ancak bir başka gönle dokunduğunda yalnızlığından kurtulur. Belki de asıl yalnızlık, kalabalıklar içinde kimseye dokunamamaktır.

Dijital dünyada yalnızlık, bâzen daha da derinleşir. Bir tuşa dokunarak, bir e-posta göndererek, bir mesaj yazarak insanı ararız; fakat insan olmanın, gerçek dostlukların ve komşulukların anlamı bu hız içinde yavaş yavaş kaybolur. Ekranlar bizi birbirimize yaklaştırıyormuş gibi görünse de çoğu zaman aramızdaki mesâfeyi büyütmekten başka bir işe yaramaz.

İnsanın kalbindeki en derin bağları kuran şey tuşlar değil; gerçekten var olmak, göz göze bakabilmek, bir gülümseme paylaşabilmektir. Çünkü hiçbir ekran, bir elin sıcaklığını, bir bakışın samîmiyetini taşıyamaz.

Rivayet edilir ki: delikanlı, bir havâle işlemi için babasıyla bankaya gider. Küçük bir işlem için uzun süre orada kalırlar. Beklemekten sıkılan genç kendisini tutamaz:

— Baba, neden internet bankacılığını kullanmıyorsun?” der. Baba, evlâdına bakar, hafif bir tebessüm eder:

— Niye yapayım ki?” der. Delikanlı heyecanla anlatmaya başlar:

— Şey… Böylece basit bir havâle için burada saatler harcamazsın. Hattâ market alışverişini bile internetten yapabilirsin. Her şey çok daha kolay olur!” diyerek kendince babasını da dijital dünyaya kazandırmak ister. Fakat babasının tek bir cümlesi, nefesini keser ve sözünü boğazına düğümler:

— Ve bunu yaparsam, artık evden çıkmama gerek kalmayacak mı?”

— Kesinlikle!” diye atılır delikanlı ve kargoların, her şeyi kapıya kadar getirdiğini, marketlerin eve teslim ettiğini heyecanla anlatır. Babası ise, bakışlarına yerleşmiş derin bir yalnızlıkla oğluna döner:

— Bugün bu bankaya geldiğimden beri dört arkadaşımı gördüm. Beni tanıyan çalışanlarla sohbet ettim. Biliyorsun, ben yalnızım… Ve bu küçük insan temaslarına ihtiyacım var. Hazırlanıp dışarı çıkmayı, buraya gelmeyi seviyorum. Zamanım var, fakat benim aradığım şey insanlarla bağ kurmak. İki yıl önce hastalandığımda, meyve aldığım manav beni ziyârete geldi. Başucumda oturdu, benimle ağladı. Ve annen sabah yürüyüşünde düştüğünde, onu gören de yine o manavdı. Koşup arabasını getirdi, evimize bıraktı. Çünkü nerede yaşadığımızı biliyordu. Bütün bunlar sanal ortamda olur mu sanıyorsun? Neden her şeyi yüz görmeden, bir gülümseme paylaşmadan alayım? İş yaptığım insanları tanımak istiyorum, sadece isimsiz satıcıları değil. Bu, bağlar kurar, ilişkiler doğurur. Peki, senin kargo bunu da teslim edebilir mi?” der, sözünü böyle tamamlar ve susar. Delikanlı ise sadece susar. Çünkü hakikat, kelimelerden daha gür seslenir; bâzen bir babanın sükûtu, bin nasîhatten daha derin bir ders verir. O anda genç anlar ki, hız kazandıran her şey, kalbe aynı hızla bir şeyler de kaybettirir.

Zira teknoloji işleri pratik hâle getirir; ama hayatı kolaylaştırmak, her zaman insanı yaşatmak demek değildir. Kolaylık bâzen bedel ister; o bedel de çoğu kez sessizce ödenen bir yalnızlıktır. İnsan kazandıkça kaybettiğinin farkına varmayabilir; ta ki bir gün, kimsenin ismini bile bilmediği bir mahallede yapayalnız kalana dek.

Peki, teknoloji bu kadar ilerlemişken komşuluğun değeri neden hâlâ bu kadar büyük? Cevabı, asırlar öncesinden Kur’ân bize bildiriyor: “Allâh’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya… iyilik edin. Çünkü Allâh, kibirlenen ve böbürlenen kimseyi sevmez.” (Nisâ, 4/36)

İnsana tebessümle yaklaşmak, onun hâlini sormak, bir selâm vermek bâzen bir duâyı, bâzen bir hayâtı değiştirir. Bir tebessüm, bâzen bir insanın o gün yaşamaya devam etmesine vesîle olabilir; bunu asla küçümsemeyelim. Nitekim “İnsan, dostunun dîni üzeredir!” buyurur Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.). Yani birlikte vakit geçirdiğin kişiler, senin dünyânı da âhiretini de etkiler. Ve denilir ki: “İnsan, insanla insan olur!”

Hâsıl-ı Kelâm! Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Zaman, yalnızlığı değil komşuluğu; kârı değil vefâyı; hızla tükenmeyi değil, birlikte yaşlanmayı öğretsin. Bir tuş, bir kapıyı çalmanın yerini asla tutamaz; bir bildirim sesi, bir insanın ‘nasılsın?’ diye sorduğu anın sıcaklığına asla erişemez. Çünkü kolaylık kalbi doyurmaz; doyuran şey, birinin sana ayırdığı zamandır. Bir tebessüm, bin sipârişten daha değerlidir. Bir selâm, bin bildirimden daha kıymetlidir. Ve unutma: Teknoloji teslim eder, ama dostluk teslim olmaz; kargo kapına gelir, ama vefâ ancak yürekten yüreğe gelir.”

Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene…

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...