Peki, hırsla koştuğumuz bu hayatta, hızın ve acele etmenin bizlere kazandırdığı ne olabilir? Ne zaman durup derin bir nefes almalı, hangi anlarda teslimiyetle yol almalı? Bu yazı, hızla akıp giden zamanın içinde kaybolan bizlere, sabrın ve tevekkülün gizemli gücünü hatırlatmak için bir çağrıdır.
Kaplumbağaları hiç düşündünüz mü? Sessiz, sâkin ve ağırbaşlıdır. Kabuğunun içinde, kendi hâlinde bir sükûnetle yürür. Tapduk Emre’nin bir vakit Mollâ Kâsım’a sorduğu gibi:
— Bilir misin Molla Kâsım, neden uzun ömür sürer kaplumbağalar?” beklenmedik bu soru karşısında Kâsım şaşırır ve:
— Neden Efendim?” diye sorar. Tapduk Emre:
— Çünkü onlar teslim olmuşlardandır. Sâde yürürler yollarını. Acelesi yoktur, hırsı, kabrisi yoktur. İşte böyle olunca vakit bollanır. Hırs ise vakti daraltır; yalnız zamanı değil, insanın yüreğini de sıkıştırır...” diye hikmet dolu bir cevap verir.
Nitekim hırs, yalnız zamanı değil; nefesi, düşünceyi ve bakışı da daraltır. İnsan, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, çoğu zaman asıl hayatı kaçırır. Oysa asıl olan, yolu hissederek yürümektir. Erenlerin şu sözünü hatırlamak gerekir: “Hırs sebebi hasârettir.” Yâni hırs, sonu zararla biten bir yoldur. Mollâ Kâsım sorar:
— Ne demektir bu Efendim?” Tapduk Emre’nin cevabı ağırdır:
— Hırs insanı çürütür; çünkü nefsin aşırılığı ruhu yoran görünmez bir dumandır. İnsan çürür mü? Elbette çürür; zîrâ her şeyin bir hırsı vardır: Paranın, makamın, iktidarın, kadının, postun, dostun, vs. vs… İnsan nefisle yoğruludur; nefis ise bütün bu hırsların harman olduğu bir ateştir.” Yûsuf Sûresi’nde Rabbimiz şöyle buyurur: “Nefs, dâima kötülüğü emreder.” (12/53) Nefis dizginlenmedikçe, insanın yoldan çıkması kaçınılmazdır. Efendimiz’in (s.a.v.) şu hadisini hiç unutmamak gerekir: “Akıllı kişi, nefsini sorgulayan ve ölümden sonrası için çalışan kişidir.”
Hayat, tercih ve tevekkül arasında gidip gelir. Ne tarafa yönelirsen, orası senin seçimin olur. İşte bu yüzden insan, her adımda bilinçli bir seçim yapmalı ve tevekkülle yol almalıdır. İmâm-ı Gazâlî der ki: “Hırs, sâhibini kör eder; gözü hakkı görmez olur.” İnsan neyi isterse ona yönelir. Kimi kalıcı olanı ister, kimi geçici olana tâliptir. Lâkin bir hakîkat vardır ki değişmez: “Ölenler ölümü bilmez, ölüm kalanların hikâyesidir.” Hayatta kalmak yalnız nefes almak değildir. Asıl hayat, idrakle yaşanandır. Ve yol Elif ise, yön bellidir. Elif gibi dimdik, dosdoğru yürüyen; eğrilmeden, bükülmeden... Herkes kendi tercihleriyle kendi hikâyesini yazar. Kalem bizde, mürekkep gönlümüzde... Mevlânâ ne güzel der: “Sen neye lâyıksan, o gelir başına.” Bugün kaplumbağadan öğrenecek çok şeyimiz vardır. Acele etmeden, kanaatkâr bir sabırla yürüyebilmek… Teslimiyetin ağır ama huzurlu adımlarını taşıyabilmek…
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Yol Elif gibi dümdüzdür; eğrilene yer yoktur. Hakîkatin yolu sabır ister; sabretmeyen, ilk virajda savrulur. Tevekkülü olmayanın yükü ağır, adımı ise çarpıktır.
Hız, gafletin adıdır. Acele eden, kendi gölgesine bile yetişemez. Sükûnet ise gönlün kalkanıdır; kalbi korur, idrâki keskinleştirir. Yol, sabredenin önünde genişler; hırslının üzerine kapanır. Niyâzî Mısrî’nin sözleri bunu çok güzel açıklar:
“Her kim ki Hakk’a yürüdü doğru bir yoldan,
Ona her adımda bir sır verilir her andan.”
Ziyâ Paşa’nın ifâdesinde de benzer bir hakîkat vardır:
“Bütün hislerim, düşüncelerim bana bir yol gösteriyor. Ben de sabırla adım adım o yolda yürüyorum.”
Yol açıktır; yürüyen kendini belli eder. Gerisi, duymak isteyene hikmettir; istemeyene yüktür.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...