TAŞ YERİNDEN OYNARSA!

Bir Hükümdârın İmtihânı, Bir Bilgenin Sözleri, Bir Milletin Kıssası…

İbn Haldûn: “Bir memlekette adâlet yoksa, orada hiçbir şey yerli yerinde değildir.” der.

Asırlardır yankılanan bu uyarı, zamanın enkâzı arasında hâlâ işitilmektedir. Zîra zulüm, yalnız bir devri değil; bir milleti çökertir. Ve çöküş, sâdece kılıçla değil, sessizlikle gelir en çok da adâletin sustuğu yerde…

Behrâm oğlu Behrâm, Sâsânî tahtında on sekiz yıl hüküm sürer. Saltanatının ilk yıllarında ihtişâmın büyüsüne kapılır. Zevk ve sefâya meyleder. Etrâfını dalkavuklar, yâranlar, menfaat erbâbı sarar. Onların aç gözleriyle köyler yakılır, kasabalar virâneye döner. Mazlumların âhı yükselirken, saraylarda saza söz, sofraya ziyâfet durmaksızın sürer.

Ziyâ Paşa boşuna dememiştir:

“Adâlet yerin göğün, devlet ise milletin direğidir;

Direk kırılırsa eğer, çökmesi mukadderdir.”

Bir gün, Behrâm avdan dönerken yıkıntılar arasından yükselen bir baykuş sesini işitir. Dikkat kesilir, yanında duranlara döner:

— Bu kuşlar ne söylüyor, anlayanınız var mı?” diye sorar. Orada bulunan bilge vezîr Mûbezân başını eğer, yumuşak ama derin bir ses ve vakarla konuşur:

— Hünkârım… Bu, bir erkekle dişi bir baykuşun sesidir. Erkek baykuş dişi baykuşa evlenme teklif ediyor. Dişi baykuş ise muhâtabına; Düğün hediyesi olarak yirmi virâne köy getirirsen teklifini kabul ederim. Yalnız, virânelerin hepsi Behrâm oğlu Behrâm devrinde yıkılmış olacak.” derken erkek baykuş ise gülerek:

— Bundan kolay ne var. İstediğin bu olsun. Bu devir böyle sürerse, bir değil, bin virâne bulur, ayaklarına sererim senin! diye karşılık veriyor efendim.” der. Behrâm’ın bir anda yüreğini sızlatan bu sözlerin ardından Mehmet Âkif’in:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem!

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.” beyitleri gelir akıllara.

Aslında yıllardır Behrâm’ın içinde kıvranan, ama adı konmamış bir pişmanlığın sesi gibidir bu sözler. Saray susar, zaman ağırlaşır. Geçmişin gölgesi üstüne düşer ve:

Yakılan tarlalar, sürgün edilen köylüler, öven ama üretmeyen dostlar... Behrâm başını önüne eğer. Mûbezân’a, sesi neredeyse fısıltıya döner ve:

— Pekî, vezîrim… Ben neyi hak edilmeyen neyi alkışladım? Haksız yere kimi yücelttim? Kimlerin âhını aldım? Söyle… Bu devrin sonu nereye varır?” diye sorar.

Mûbezân, derin bir nefes alır. Gözlerini hükümdârın gözlerine diker. Sözü, bir nakış işler gibi dökülür dudaklarından:

— Hünkârım… Devlet, saray değil; halktır. Taht, altın değil; adâlettir. Adâlet çökerse, şehirler çöker. Alın teriyle yeşeren topraklar, menfaatle kurur. Siz üretenden alıp üretmeyene verdiniz. Çiftçinin hakkını, dostlarınıza pay ettiniz. Onlar ise çalışmadı; sâdece yemeyi bildiler, harcamayı bildiler ama üretmeyi bilmediler. Üretene saygı göstermediler. Bu nedenle halkın duâsı sizlerin üzerinden çekildi. Bereket azaldı. Göç başladı. Toprak boşaldı. Düşmanlar işte o boşluğu fırsat bildi. Devlet, adamla kâimdir. Adam ise malla mülkle ayakta durur. Mülk, üretimle çoğalır; üretimin temeli ise adâlettir. Sizin anlayacağınız taş yerinden oynadı hünkârım... Her şey yerle bir oldu.” der Necip Fâzıl’ın:

“Adâlet, taş yerinde durdukça yerli yerindedir;

Taş yerinden oynarsa, her şey yerle bir olur.” mısralarında ifâde ettiği gibi.

Behrâm susar. Nefesi kesilir, gözlerini kapatır. Gönül dünyasında derin bir yolculuğa çıkar. Yusuf Has Hacib’in yıllar önce söylediği,

“Helâlin adı kaldı, onu gören yok;

Haramsa kapışıldı, hâlâ doyan yok.” sözleri kulaklarında çınlar. Kendi kendine düşünür: “Duyanda yok, doyanda yok, anlayanda yok, ders alanda yok. Bin yıl geçse de değişen bir şey yok. İnşallah adâletli bir dünya için bin yıl daha beklenmemeli. Dürüst olan, dürüstlüğü seçen ve ne olursa olsun bundan vazgeçmeyen değerli insanlar bin yıl daha beklememeli.” der.

Bu düşüncelerle iç dünyasından yaşam dünyasına döndüğünde artık eski Behrâm değildir. Yetkiyi tekrar eline alarak hak ve adâletle yeniden kullanmaya başlar.

Toprakları gerçek sâhiplerine geri verir. Vergi âdilce alınır. Üreten desteklenir. Göç eden halk memleketine geri döner. Ormanlar, çorak olmuş tarlalar tekrar yeşerir. Bolluk ve bereket geri döner. Ordu güçlenir, düşman sinmeye başlar.

İbn Haldûn ne güzel söyler:

“Bayındırlık ve ekonomik gelişme ancak emekle, alın teriyle korunur.

Halk üretimden el çekerse, şehirler yıkılır, ülkeler boşalır.

Geçimini bulamayan halk, başka diyârlara savrulur.

Ve bu da devletin çöküşüdür.”

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Bugün de Behrâm’lar, Mûbezân’ların sesine kulak vermediği için çökmüyor mu dünyada adâletin direkleri?

Baykuşlar hâlâ ötüyor...

Ama duyanda yok, doyanda yok, gören de yok?”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...