TDV - KURBAN - TİLLABERİ!

Yokluk Ülkesinde Kilit Ambalajı Olmayan Hayatlar

Burada bayram namazının nispeten geç kılınması, günün neşesini de bambaşka bir boyuta taşımıştı; sokaklar, yollar cıvıl cıvıl bayram coşkusunu yaşayan insanlarla dolup taşıyordu. Ben de bir yandan yol alırken, diğer yandan bu kadim coğrafyanın insanlarını ve yaşam mücadelesini büyük bir dikkatle gözlemliyordum. Yol kenarlarında “dükkân” adı verilen ticaret alanları; bizdeki gibi betonarme binalar, kepenkler veya vitrinler değil, sadece kamış benzeri ince ağaç dalları, hasırlar ya da derme çatma sac levhalarla dört direk üzerine tutturulmuş barakalardan ibaretti.

Kelimenin tam anlamıyla Nijer’de “kilit” diye bir kavram yoktu. Çünkü kilitleyecek bir kapı, o kapıyı üzerine takabileceğiniz bir duvar yoktu ortada. Fakat insanı asıl hayrete düşüren ve derin tefekkürlere sevk eden hakikat tam olarak burada saklıydı: Tüm bu akıl almaz yokluğa, sefalete ve yoksulluğa rağmen buralarda hırsızlık hadisesi neredeyse yaşanmıyordu. Modern dünyanın her şeyi güvence altına almaya çalışan kilitleri, alarmları ve kameraları bu topraklarda yoktu; çünkü insanların kalbinde o kilitlerden çok daha güçlü bir kanaat ve emanet anlayışı vardı. Yokluk ülkesinde, hırsızlık da yoktu anlayacağınız.

Kesim yerine ulaştığımızda ise yine bizdeki modern, steril mezbahaları tamamen zihninizden silmeniz gerekiyor; zira öyle bir imkân da yoktu buralarda. Kızgın arazinin ortasında, etrafı sadece derme çatma yapılarla çevrilmiş açık bir alandan bahsediyorum. Tillaberi’ye ulaştığımızda, etrafımızı saran çocukların o masum cıvıltılarıyla ve bizi büyük bir hasretle bekleyen yerel ekiple karşılaştık. Gölgelerin bile eridiği o 45 derece sıcağın altında, aziz milletimizin bizlere canı gibi güvenerek teslim ettiği kurban emanetlerini büyük bir titizlikle işleme aldık. Her bir hayırseverimizin ismini o sıcakta sesimiz kısılana kadar tek tek okuduk, sistem barkodlarının fotoğraflarını çektik ve her anı video kaydı altına alarak dini vazifemizi ve kurumsal görevimizi eksiksizce tamamladık.

Bir Balonun İzdihamı ve Paylaşmanın Asaleti

Vazifemizi bitirdikten sonra, yanımızda Türkiye’den getirdiğimiz o renkli balonları ve şekerleri oradaki masum çocuklara dağıtmak istedik. Bölgedeki hassas dengeler nedeniyle oradaki güvenlik güçleri önce bir an duraksadı, “Burada izdiham olur, sıkıntı çıkabilir,” diyerek uyarıda bulundular. Ancak niyetimizin saflığını görünce sağ olsunlar anlayış gösterip müsaade ettiler.

Bizim dünyamızda yüzüne bile bakılmayan, saniyeler içinde tüketilip çöpe atılan basit bir şeker veya rengarenk plastik bir balon, bu coğrafyanın çocukları için hayal bile edemeyecekleri müthiş, devasa bir hazineye dönüşüyordu. O ufacık armağanları ellerine aldıklarında gözlerinde çakan o tarifsiz mutluluk kıvılcımlarını gördüğümde, bizim ülkemizdeki çocukların doyumsuzluğu, önlerine serilen onca devasa imkana rağmen bir türlü mutlu olmayışları aklıma geldi. İşte tam o an, göğsümün kafesine sığmayan derin bir “Ahh!” çektim. Nimete karşı körleşen gözlerimizin ve şükrü unutan kalplerimizin mahcubiyeti, o 45 derece sıcaktan çok daha fazla yaktı içimi.

Tüm bu sahne ortasındayken, aziz milletimizin helal rızıklarından ayırıp vakfa teslim ettiği emanetlerin korunmasındaki o muazzam kurumsal hassasiyet beni bir kez daha derinden sarstı. Türkiye’den kurban vekaleti veren her bir vatandaşımızın ismi ve kayıt numarası, teknolojik bir barkod sistemiyle adeta ilmek ilmek işlenmiş, hatasız bir veri tabanına dönüştürülmüştü. Bayram sabahı bu listeler bizlerin ellerine teslim edildiğinde, o omuzlarımızdaki yükün kutsallığını ve ağırlığını bir kez daha derinden hissettik. Ve nihâyet o an geldiğinde, kızgın güneşin altında, dualar ve tekbirler eşliğinde, Türkiye Diyanet Vakfına büyük bir inançla emanet edilen o bağışları, asıl sahiplerine, o mahzun ve bekleyen gönüllere teslim etmenin huzurunu yaşadık. Türk milletinin vicdanı, şefkati ve emaneti, Afrika’nın bağrında işte böyle asil bir duruşla emin ellerde tam yerine temsil edilerek ulaştırılıyordu.

Şevket Tilmaç Hoca ve Nijerli Kardeşimizin Ayakkabı Hikâyesi

Nijer’in o kavurucu, insanı nefessiz bırakan 45 derece sıcağında, tozun toprağa karıştığı kurban alanındaydık. Aziz milletimizin emanetlerini ulaştırmanın verdiği o tatlı ama yorucu koşturmacanın ortasında, adeta zamanı durduran ve boğazımızı düğümleyen sarsıcı bir an yaşandı.

İşlemlerin takibi için bizlerle birlikte orada bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Başkanlık müftülerimizden Şevket TİLMAÇ hocamızın yanına, üzerinde yoksulluğun ama bir o kadar da vakur duruşun izlerini taşıyan bir Nijerli yaklaştı. Adamın gözleri, bir an için müftümüzün ayağındaki ayakkabılara takıldı. Belki de hayatı boyunca hiç sahip olamadığı ve olamayacağı ama onu bu kızgın kumların sıcaklığından koruyabilecek cinsten bir ayakkabıydı bu. Bakışlarındaki gizleyemediği o saf hayranlığı ve çocuksu hevesi fark etmek hiç de zor değildi.

Müftümüz, karşısındaki insanın ayakkabılarına bakan o mahzun gözlerindeki derin anlamı yüreğinde hissetti. Aralarındaki dil bariyeri, gönül köprüsünün kurulmasına hiçbir şekilde engel olamadı. Hiç tereddüt etmeden; düşünmeden, sanki dünyanın en doğal şeyini yapıyormuş gibi ayakkabılarını ayağından çıkardı ve o Nijerli kardeşimize büyük bir saygıyla uzattı. Nijerli adamın yüzünde beliren o inanılmaz tebessüm, gözlerinde çakan o minnet ışığı, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar büyüleyiciydi.

Sıcağın kumları bir kor gibi yaktığı o topraklarda, müftümüz ayakkabılarını orada bırakmıştı. Anadolu’nun bu vakur ve yağız evladı kaldığımız yere doğru yürürken, basacağı yerlerin sıcaklığına hiç aldırmıyor; başı dik, yüreği hafiflemiş bir şekilde sadece çoraplarıyla ilerliyordu. Ayağını kavuran o sıcaklık, ruhundaki o muazzam paylaşma ve kardeşlik hissinin serinliği yanında hiç kalıyordu. O çoraplarla atılan her adım, insanlığın ve fedakarlığın o topraklara kazınmış en unutulmaz izi oldu. Ayakların dert görmesin, Rabbim ömrüne bereket katsın değerli hocam.

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...