Takvimler 25.05.2026 gününü gösterdiğinde, kalbi aynı amaca adanmış rengârenk bir nehir gibiydik; gönül erlerinden görevlisine, veterinerinden müfettişine kadar hepimiz İstanbul Havalimanı’nın o muazzam kalabalığında tek bir yürek halinde buluştuk. Bu ekip sıradan bir topluluk değildi; içlerinde Fransa’dan, Almanya’dan ve Avrupa’nın dört bir yanından gelen yol arkadaşı gurbetçi kardeşlerimiz vardı. Kurulu düzenlerini, işlerini güçlerini, konforlu hayatlarını bir kenara bırakıp sadece sekiz günlük bir iyilik serüveni için bu fedakarlığa soyunmak, inanınız her babayiğidin harcı, her yüreğin kaldırabileceği bir yük değildi.
Nihayet uzun bir uçuşun ardından Niamey Havalimanı’na teker koyduğumuzda, o sefer dostlarımdan birinin dudaklarından dökülen şu sözler, kulaklarımda ve ruhumda hala yankılanmaya devam ediyor: “Devlet olmanın ne demek olduğunu şimdi burada, toprağa ayak basınca çok daha iyi anladım.”
Bu cümle, insanı anında bambaşka dünyalara götürüyordu. Gerçekten de ne kadar haklı ve yerinde bir tespitti; binlerce kilometre ötede al bayrağının gölgesini ve o kurumsal gücü hissetmek, aidiyet duygusunun en zarif nişanesiydi.
Tabii yolculuklar her zaman meşakkatten beri değil; pasaport kontrolü esnasında can sıkıcı, absürt bir sıkıntı peydahlandı. Görevli memur ekranına bakıp başka birini çağırdı, sonra bir süre telefonla konuştu, bizleri aldı yukarı kata çıkardı. İçeride yerde bir sünger üzerinde yatan amiri olduğu anlaşılan o zat gözlerini ovalayarak pasaportuma baktı evirdi çevirdi fotoğraf çekiyor gibi yaptı ve nihayet:
— Sen kaçaksın Türkiye’de aranıyorsun,” deyiverdi. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak, Fransa’dan ekibe katılan ve tercümanlığımı yapan Yakup kardeşime döndüm. Görevliye iletmesi için;
— Ben aranıyor olsam, daha beş saat önce Türkiye Cumhuriyeti beni havalimanından elimi kolumu sallayarak neden çıkarsın? Muhtemelen bir isim benzerliğidir,” dedim. Yetkili, Afrika’ya has o bildik umursamaz tavrıyla:
— Olabilir,” dedi. Bir şeyler yapar gibi biraz daha uğraştı ve nihayet geç de olsa o pürüzü aşıp pasaportumu damgalatarak dışarı adım atabildik. Kapıda bizi bekleyen paydaş partnerlerimizin araçlarına geçmeden evvel, dünyayla bağımızı koparmamak adına temin edilen yerel hatları telefonlarımıza taktık ve görev yerlerimize doğru teker döndürdük.
Nijer’deki faaliyet sahamız iki ana bölgeye ayrılmıştı. Bizlerin görev yeri merkezî ve nispeten daha yakın konumdaydı. Ancak asıl destansı mücadeleyi, Zinder bölgesine doğru yola çıkan yol arkadaşlarımız verdi.
Tam altı saatlik yorucu bir uçak yolculuğunun hemen ardına, dile kolay, tam 16 saat sürecek bir otobüs yolculuğunu eklemek durumunda kaldılar. İşte gerçek adanmışlık, hakiki fedakârlık tam olarak buydu. Düşünün bir kez; bayram arifesi gelmiş çatmış, herkes evinde çoluk çocuğuyla, ailesiyle, sevdikleriyle kucaklaşırken, siz onlardan binlerce kilometre uzakta, adını sanını bilmediğiniz, iklimine yabancı olduğunuz bir ülkede, bayramı kuru bir otobüs koltuğunda geçirmeyi göze alıyorsunuz. Tam 22 saat boyunca kesintisiz yol gitmek... Bu, kelimelerle tarif edilmesi imkânsız, ancak yaşanarak idrak edilecek muazzam bir yiğitlik, has bir iman duruşudur.
Musallada Bayram Sabahı ve Tillaberi Yolculuğu
Bölgedeki yerleşme sürecimizi hayırlısıyla tamamlar tamamlamaz vakit kaybetmeden ilk koordinasyon toplantımızı gerçekleştirdik. Artık zihnen ve bedenen sahaya çıkmaya, bize emanet edilen ulvi görevi ifa etmeye tamamen hazır halde bekliyorduk. İşte bu bekleyişin ardından gelen bayram sabahı, ömrüm boyunca unutamayacağım, asr-ı saadet iklimini andıran muazzam bir ibadet coşkusuna tanıklık ettim.
Bizim buralarda alıştığımızın aksine, Nijer’de bayram namazları kapalı cami duvarları arasında kılınmıyordu. Aynen Efendimiz (s.a.v.) zamanındaki o köklü sünnete uygun olarak, “musalla” adı verilen geniş, açık arazilerde eda ediliyor. En etkileyici olanı ise bu ibadetin sadece erkeklere mahsus kalmamasıydı; kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla ve cıvıl cıvıl çocuklarıyla tüm halk eksiksiz bir şekilde o meydanda saf tutuyordu. Bayram namazının tekbiriyle birlikte, adeta bütün bir ülke aynı safta kenetleniyor, tek bir yürek halinde aynı büyük bayram coşkusunu ve teslimiyetini paylaşıyordu.
Onların meydanlarda bu bereketli duruşunu izlerken içimden hayıflanmadan edemedim; zira biz kendi konforlu dünyamızda hâlâ “Kadın camiye gitmeli mi, gitmemeli mi?” sığ tartışmalarının ötesine geçebilmiş değiliz. Bu arada buradaki bayram namazı vakti de bizdekinden biraz farklı; güneş doğduktan yaklaşık iki, iki buçuk saat sonra, o kızgın sıcağın kendini yavaş yavaş hissettirdiği anlarda namaz için kıyama duruluyor.
Musalladaki o asr-ı saadet esintili bayram namazının feyzini yüreğimize çekip dualarımızı ettikten hemen sonra, saat sabah 09:00 sularında yerel paydaşlarımızla birlikte Tillaberi-7 kurban kesim alanına doğru harekete geçtik. Bölgenin getirdiği bazı güvenlik riskleri sebebiyle, şehir çıkışından itibaren bize iki askeri eskort aracı eşlik etmeye başladı.
Tepemizde adeta erimiş bir kurşun gibi duran 45 derecelik amansız sıcağın altında, tozlu yolları ve çorak toprakları aşarak saat tam 11:30’da kesim alanına ulaştık. Zorlu şartlar altında tamamladığımız bu yolculuk; yürüttüğümüz organizasyonun ne denli hassas bir dengede gerçekleştiğini ve ne büyük fedakarlıklarla Türk milletinin şefkat elini kıtalar ötesine uzattığını bir kez daha açıkça ortaya koyuyordu.
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...