TDV - KURBAN - TİLLABERİ! -4

Sakatat Kalıntılarındaki Tokat Gibi Hakikat

Kurban kesim alanındaki yoğun ve yorucu mesaimizi tamamlayıp dönüş yoluna geçtiğimizde, yol kenarında, gözlerin görmekten, yüreğin kaldırmaktan hayâ edeceği bir manzarayla karşılaştım. Çöpe atılmış kurban sakatatlarının içerisinde kendisine yenebilecek ufak bir parça, bir lokma seçmeye çalışıyordu birileri.

Yanlış anlaşılmasın; bahsettiğim şey akan kan ya da zaten toprağa karışması gereken, kullanılmaz durumdaki atıklar değildi. Onlar, bizim buralarda yüzüne bile bakmadığımız, işe yaramaz diye fırlatıp attığımız karın, ciğer, dalak değil; tüm bunların dışındaki kalıntıların içinden o canhıraş arayış, yokluğun ve açlığın ne demek olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpıyordu.

O an, kendi dünyamızdaki o korkunç bolluk, arkasından gelen umursamazlık ve israf adeta bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Bizler evlerimizde, kurban kesildiğinde sadece en yumuşak, en zahmetsiz yerlerini seçmeye alışkın olduğumuz için, geri kalan pek çok değerli parçayı estetik kaygılarla ya da anlık bir konforculukla gözden çıkarabiliyorduk. Bizim hiç düşünmeden feda ettiğimiz, atık muamelesi yaptığımız o sakatatlar, dünyanın bir başka ucundaki insanlar için hayati birer besin kaynağı, uğruna çöpün karıştırıldığı birer nimet haline dönüşüyordu.

Bu çarpıcı tezata şahit olmak, insana içindeki şükürsüzlüğü ve sahip olduğu nimetlerin değerini ne kadar çabuk unuttuğunu çok acı bir şekilde hatırlatıyordu. Bir tarafta temizlenmeye bile değer görülmeyen zenginlikler, diğer tarafta ise o zenginliklerin artığına dahi muhtaç mahzun hayatlar... Yol boyunca uzanan o tozlu çizgide, insanlığın merhamet ve paylaşma sınavının tam merkezinde durduğumuzu derinden hissettim.

Dondurucusuz ve Kıymasız Yaşam: Et Kurutma Çabası

Nijer sokaklarında ilerlerken, coğrafyanın ve imkânsızlıkların insan hayatını nasıl şekillendirdiğine bir kez daha hayretle şahit oldum. Burada kurban etleri ne bir buzdolabında ne de modern saklama ünitelerinde korunabiliyordu; etler, sadece tepedeki o amansız güneşin sıcağı ve harlı ateşin dumanıyla kurutularak saklanıyordu.

Bu manzarayı izlerken, kendi ülkemizdeki o konforlu ve her köşesi teknolojiyle donatılmış yaşamımız geldi aklıma. Bizim şehirlerimizde, bayram geldiğinde her caddenin başında, her kasabın vitrininde “et çekilir” yazan koca kıyma makineleri arzı endam eder. En ufak bir zahmete katlanmak istemez, etleri saniyeler içinde paketleyip derin donduruculara istifleriz.

Oysa Nijer’de ne o makineler ne de o dondurucular vardı. Yol boylarında ve mahalle aralarında yürürken, Pazar yerlerinde ve insanların ellerinde kürek sapı gibi kalın odunlarla küçükbaş hayvan etlerini düzeltmeye, gerip ateşe ve güneşe hazırlamaya çalıştıklarını gördüm. İlkel ama bir o kadar da hayati bir yaşam mücadelesiydi bu. Tozun toprağın ortasında, etin bozulmasını önlemek için odunlarla, dumanla ve güneşle verilen bu amansız uğraş, modern dünyanın sunduğu nimetlerin arkasında saklanan o büyük emeği ve çaresizliği sessizce haykırıyordu. Bizim zahmetsizce tükettiğimiz her lokmanın, dünyanın bir başka ucunda ne denli büyük bir varoluş çabasına dönüştüğünü görmek, kalbime tarif edilemez bir mahcubiyet bıraktı.

Nijer’de, modern dünyanın tüketim çılgınlığını derinden sarsacak bir hakikate şahit oldum. Burada kesilen hayvanlar boynuzundan tırnağına, derisinden kemiğine kadar kelimenin tam anlamıyla, en küçük lifine varıncaya dek değerlendiriliyor; hiçbir şey ziyan edilmiyordu.

Bir canın, tek bir damla kanı hariç, neredeyse hiçbir şeyinin toprağa bırakılmadan böylesine büyük bir saygı, ihtimam ve çaresizlikle baştan aşağı değerlendirilmesi, insana nimetin gerçek değerini çok acı bir tecrübeyle öğretiyordu. Bolluk içinde yüzerken yaptığımız onca israfın yanında, Nijerli kardeşlerimizin o tek bir lokmayı bile ziyan etmeyen bu duruşu ve her parçayı hayata döndüren bu muazzam gayreti, kalbime ömür boyu unutulmayacak bir şükür dersi olarak kazındı.

Patlayan Balon ve Çocuksu Hayal Kırıklıkları

Nijer’in o uçsuz bucaksız mahremiyetinde, çocukların yüzündeki ufacık bir tebessümün dünyalara bedel olduğunu anlamak uzun sürmedi. Yanımızda getirdiğimiz, bizim çocuklarımız için belki de artık hiçbir anlam ifade etmeyen o basit balonlardan birini, gözleri umutla parıldayan küçük bir çocuğa uzattım. Balonu ellerinin arasına aldığında yüzünde açan o muazzam neşe, sanki ona dünyanın en büyük hazinesini bahşetmişim gibi bir mutluluk dalgasına dönüştü. O küçücük renkli plastik parçası, çocuğun hayal dünyasında kim bilir ne fırtınalar koparmıştı.

Ancak o büyük coşku, saniyeler içinde yürek burkan bir sessizliğe gömüldü. Çocuğun büyük bir kıymetle sımsıkı sarıldığı, üzerine titrediği o balon birden patlayıverdi. Çıkan o küçük sesle birlikte, az önce dünyaları elinde tutan o masum çocuğun dünyası adeta başına yıkıldı. Avucunda kalan tek şey, o renkli rüyanın sönmüş, yırtık plastik parçasıydı.

O an gözlerinden süzülen yaşlar ve dudaklarından dökülen hıçkırıklar, sadece patlayan bir balonun ardından yakılan bir ağıt değildi; yokluğun, hayatındaki tek eğlenceyi de saniyeler içinde elinden alışının verdiği çaresiz bir çocukluk kırgınlığıydı. Önlerine serilen sayısız imkana rağmen mutlu olmakta zorlanan modern dünya çocuklarını düşündükçe, bu masum evladın elindeki tek varlığın yok oluşuna döktüğü o samimi gözyaşları karşısında boğazım düğümlendi. Yokluğun ortasındaki bu küçücük kayıp, bana sahip olduğumuz ama farkına bile varmadığımız o devasa nimetlerin ağırlığını çok acı bir şekilde hissettirdi.

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...