Bayramın ikinci günü, Din Hizmetleri Müşavirimiz Sayın Salih ŞENGEZER ile birlikte bölgedeki bir Kur'an kursunu ziyaret etmek üzere yola çıktık. “Kurs” kelimesi zihnimizde hemen canlanan o tanıdık görüntüleri çağrıştırmasın; burası öyle üç-beş katlı binalardan, dolaplarla, ranzalarla donatılmış odalardan, düzenli mutfaklardan ya da sıra sıra dizilmiş sıralardan ibaret bir yer değildi. Karşılaştığımız manzara, sert gerçekliğiyle insanı sarsan, kimi kamışlarla kimi yerleri ise teneke saclarla çevrilmiş, doğrudan doğruya yalın kumun üzerine kurulmuş derme çatma bir yapıydı.
Girişte “yatakhane” olarak tanıtılan bölüme adım attığımızda, boğazımızın düğümlenmesine engel olamadık. İçeride ne bir yatak ne de kıyafetlerin konulacağı bir dolap vardı; ahşap direklere asılmış çanta, bohça ve benzeri birkaç parça eşyadan başka hiçbir şey göze çarpmıyordu. O asılı duran eski çantalar, o çocukların hem gardırobu hem de tüm hayatlarıydı. Bir çocuğun dünyası o çantanın içine sığdırılmıştı: İçinde sadece tek bir parça yedek elbise ve geceleri o kızgın kumların, toprağın üzerine sermek üzere yanlarında taşıdıkları hasır benzeri ince bir bez parçası bulunuyordu.
Eğitim gördükleri sınıf dedikleri alan da yine sadece etrafı kamışlarla çevrilmiş, gökyüzünün sıcağına karşı sığınılan ufak bir gölgelikten ibaretti. Şahit olduğum bu tablonun ağırlığını, o çocukların gözlerindeki mahzun ama vakur teslimiyeti anlatmaya artık ne kelimelerim ne de kalemi tutan elim elveriyor. O an, kendi ülkemizde kurduğumuz o konforlu dünyadan, bitmek bilmeyen isteklerimizden, en ufak bir eksiklikte sergilediğimiz doyumsuzluktan ve şükürsüzlükten derin bir hicap duydum. Sahip olduğum yaşantımdan ve insani erdemleri dilinden düşürmeyip de bu çaresizliği görmezden gelen o sahte haklılığımdan, tüm benliğimle utandım.
Doğaya Saplanan Hançer: Plastik Vahşeti
Nijer'in o uçsuz bucaksız, kurak yollarında ilerlerken, insan eliyle yaratılmış modern bir felaketin, doğanın kalbine nasıl bir hançer gibi saplandığına da acı bir şekilde şahit oldum. Plastik vahşetinin, bu masum ve savunmasız coğrafyaya yaptığı en büyük kötülük tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önündeydi.
Yol kenarlarında, rüzgârın savurduğu sayısız plastik poşet ve atık, o nadir bulunan çalıların, ağaç dallarının üzerine adeta birer kefen gibi yapışmıştı. Toprak, bu yapay istila altında nefes alamaz hale gelmişti. Ancak bu plastik kâbusunun en trajik ve yürek burkan yüzü, hayvanların yaşam mücadelesinde saklıydı. Coğrafyanın kuraklığından ötürü yiyecek bir tutam yeşillik, taze bir ot bulamayan o canlar, çaresizlikten yerdeki bu plastik atıkları ve poşetleri yer yer yemek zorunda kalıyordu.
Bizim dünyamızda bir kez kullanılıp fırlatılan, hayatın içinden saniyeler içinde çıkıp giden o plastikler, burada masum hayvanların midelerinde birikerek onları yavaş yavaş, acı içinde ölüme sürüklüyordu. Doğanın o kendi halindeki saf döngüsünün, insanoğlunun bu vurdumduymaz tüketim artıklarıyla nasıl zehirlendiğini görmek, içimdeki mahcubiyeti ve sızıyı bir kat daha artırdı. İlerleyen teknolojiyle övünen modern dünyanın, geride bıraktığı bu kalıcı pislikle başka hayatları ve ekosistemleri nasıl sessizce yok ettiğine şahit olmak da tam anlamıyla bir insanlık ayıbıydı.
Bağışçılara Şahitlik ve Gönül Huzuru
İşte şahit olduğum tüm bu profesyonellik, nizam ve emanetlerin sahibine ulaştırılmasındaki o muazzam hassasiyet sebebiyle; kalbimin en derin yerinden gelen bir müsterihlikle ifade etmek isterim ki, Diyanet Vakfına vekaletle kurban bağışında bulunan tüm kardeşlerim tam bir gönül huzuru içerisinde olabilirler.
Uzaklardan, hiç görmediğiniz o coğrafyalara uzattığınız şefkat ellerinin, kızgın kumlar üzerindeki mahzun yüzlerde nasıl birer tebessüme dönüştüğünü bizzat müşahede ettim. Saniyelerle yarışılan, her bir ismin tek tek okunup barkodlarla kayıt altına alındığı bu titiz sürece şahit bir kardeşiniz olarak, niyetlerinizin ve emanetlerinizin tam anlamıyla amacına ulaştığından en ufak bir şüpheniz olmasın.
Zamanın Bereketi ve Tayy-ı Zaman
Gördüğüm tüm bu yokluğa, çaresizliğe ve zorlu yaşam koşullarına rağmen; Rabbim şahit olsun ki o insanların, dünyanın tüm varlığı ve bolluğu içinde koşturan bizlerden çok daha mutlu ve huzurlu, çok daha mutedil yaşadıklarını yerinde müşahede ettim.
Bu ruh hali bana yıllar önce küçük biraderimle yaptığım bir sohbeti hatırlattı. “Zaman hızla akıp gidiyor,” diye dert yanarken biraderim, “Abi, zamanın bereketini bırakmadık ki...” demişti. O an olaya hiç bu gözle bakmadığımı fark etmiş ve ona hak vermiştim. Bilmenizi isterim ki, buralarda zamanın da gerçek bir bereketi var; 24 saat adeta bitmek tükenmek bilmiyor.
Tıpkı İmam Gazali’ye,
— Bu kadar işi tek bir ömre ve zamana nasıl sığdırıyorsun?” diye sorduklarında:
— Rabbimden zaman içerisinde zaman (tayy-ı zaman) istiyorum, O da bana lütfediyor,” dediği gibi... Şimdi aranızdan bazı yazılanları okuyanların, “Orada oyalayacak hiçbir şey yok, ondandır,” dediğini duyar gibiyim. Akıp giden şu fani ömrümde, varlığımı ve nefes aldığımı en çok bu topraklarda hissettim. Geriye dönüp baktığımda, Nijer’in o sakin saatlerinde, ömrümün en bereketli, en geniş zaman dilimini bırakmış gibi hissediyorum.
Sonuç: Afrika’ya Kazınan Şefkat Mührü
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı, aziz ve necip milletimize karşı buralarda akıl almaz bir sevgi ve saygı bağının kurulmasını sağlamış. Bu muhteşem, tıkır tıkır işleyen kurban organizasyonu sayesinde adeta Afrika’nın göbeğine Türk milletinin imzasını, şefkat mührünü nasıl kazıdıklarını iliklerime kadar hissettim ve yaşadım. Türkiye Diyanet Vakfına emanet edilen kurbanların ne kadar emin ellerde ne büyük bir titizlikle yerlerine nasıl ulaştırıldığını kendi gözlerimle görerek içimiz huzur dolu bir şekilde vatanımıza döndük.
Son olarak; bu kutsal köprünün kurulmasında emeği geçen tüm yerel iş ortaklarımıza, vekaletlerini esirgemeyen siz necip milletimize, Din Hizmetleri Müşavirimiz Salih ŞENGEZER’e, Ekip Başkanı Muhammet Bahattin ALKAN’a, ve özellikle bu devasa çarkı döndüren Diyanet Vakfına bu muhteşem organizasyon için sizler adına en kalbi minnettarlıkla teşekkür ediyorum.
Yürütülen bu büyük organizasyonun “Kurbanını Paylaş, Kardeşinle Yakınlaş” teması da kendi içinde çok derin ve bambaşka bir güzellik barındırıyor. Çünkü buradaki ruh, alelade bir maddi yardım yapma ya da basit bir ihtiyacı giderme meselesi değildir.
Zira oradaki derin mahrumiyetin sadece dönemsel bir yardımlarla tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Buradaki asıl büyük hakikat; infaktan ziyade gönüllerin, kıtalar ötesinden birbirine sarılma ve kardeş olma davasıdır.
Ey benim güzel memleketim, Mutlu Şehir Kocaeli! Edebiyat Şehri Kahramanmaraş bil ki, Nijer’deki o mahzun insanlar, dünya adına büyük bir yokluk ve mahrumiyet içinde yaşasalar da kalben ve ruhen bizlerden çok ama çok daha mutlular.
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...