ÜÇ TEKME KURALI!

Herkes kendince haklıdır; ama herkes hak ehli değildir. İnsan bâzen hakkını aradığını zanneder; oysa sınanan, haddidir. Güç, unvan, makam, mevki, şöhret, bilgi ve edep ile terbiye edilmezse kişiyi adâlete değil, kibre taşır ve insan kendini haklı zannederken zâlimleşebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm şöyle uyarır: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlara erişebilirsin.” (İsrâ, 37)

Ülkenin tanınmış, şımarık, ukala, makam, mevki, şöhret sâhibi bir genç, yaban kazı avı zamanı, tüfeğini alır Karadeniz sâhillerine çıkar. İlk gördüğü uçan kaza ateş eder:

— Dannn!..” Kuş döne döne düşmeye, yere inmeye başlar… Etrâfı çitle çevirili tipik bir Karadeniz evinin bahçesine düşüverir sonunda da...

İnsan kuşu vurduğunu zanneder; oysa nişan aldığı, kendi nefsidir. Resûlullah (s.a.v.) buyurur ki: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”

Şımarık delikanlı bahçeye girip kuşu almaya yeltenir. Tam çitlerden içeri girecekken karşısına gün görmüş yaşlı bir köylü çıkar. Yaşlı köylü, gence:

— Efendi! Sen izinsiz ne iş yapıyorsun benim arâzimde?” der. Genç:

— Beybaba vurduğum şu yaban kazını almaya çalışıyorum.” der. Yaşlı köylü:

— Bahçe benim olduğuna göre, içindeki her şey gibi o kaz da benimdir.” der.

Hak, bâzen sözle değil; sükûtla korunur. Kelâm-ı kibâr der ki: “Her doğru, her yerde söylenmez.” Bunu hesap edemeyen genç, yaşlı köylüye; kibirle ve ukala tavrıyla, aşağıda olduğu için yukarı doğru bakarak, Nefse aldanma, yükseklere tırmanma ya düşersin ya ölürsün ya sakat kalırsın.” düsturunu aklına getirmeden kendince küçük görerek diklenir ve:

— Ben bu ülkenin en popüler insanlarından biriyim haddini bil. Beni uğraştırma bey amca! Jandarma, polis, avukat, mahkeme masrafı falan der, evin dahil çiftliğine kadar her şeyini elinden alırım bak!” dediğinde Yaşlı köylü toy gence tebessüm eder ve:

— Evlât! Biz buralarda böyle küçük sorunları mahkemeyle değil, ‘üç tekme’ kuralıyla çözeriz!” der. Kur’ân’ın ölçüsü açıktır: “Allah kibirlenenleri sevmez.” (Nahl, 23)

— Nedir o üç tekme kuralı beybaba?” diye sorar genç merakla. Yaşlı köylü;

— Önce biri diğerine 3 tekme vurur, sonra diğeri… Sonra yine ilk vuran… Bir kişi pes edene kadar devam eder tekme atma işi. Pes eden kaybeder.” der.

Tabi genç, güçlü, kuvvetli, bir de sportmendir. Köylü ise yaşlı bir ihtiyar. İçinden ‘ben bunu mahfederim’ diye düşünerek:

— Kabul beybaba,” der.

Mevlânâ ne güzel söyler: “Akıl, kendini bilmekle başlar.”

— Burası benim arâzim olduğuna göre ilk tekme vurma hakkı bende,” der yaşlı köylü ve ilk tekmeyi atar gencin kasıklarına…

— Ugggh, aahhh” diye dizlerinin üzerine çöker genç.

İhtiyarın ikinci tekmesi tam midesine gelir ki, öğlen yediği yemekleri dışarı çıkarır genç, ‘böğğğ’ diye bağırıp dört ayak hâline gelir yerde.

Yaşlı köylü üçüncü tekmeyi tam kıçının ortasına yerleştirince de öne doğru yere kapaklanır genç. Yerde ise köylünün ineğinin biraz evvel oraya bıraktığı ıslak tezeğin içine gencin suratı gömülür.

Hayat bâzen insanı yere değil, gerçeğe indirir.

Genç;

— Şimdi sıra bende, ihtiyar tilki,” diye doğrulur, ağzına kadar giren pislikleri ceketinin koluyla temizlemeye çalışırken.

Yaşlı köylü güler ve:

— Ben pes ediyorum evlât. Bir kaz için dövüşmeye değmez. Al da kazını git.” diyerek unutamayacağı bir ders verir gence ve anlayana.

Sahaflar, bâzen kitaplar için şöyle yazar:
“Kapak yorgun ve yıpranmış; metin tertemizdir.”

Bâzı insanlar da o zikredilen kitaplar gibidir; içi tertemizdir, dışı yorgun ve yıpranmış olsa da.

Tamda şâirin;

“Harâbat ehlini hor görme Şâkir,

Defineye mâlik virâneler var.” dediği gibi.

Bir Çerkez atasözü der ki: “Öküz sırça bir saraya girse öküz kral olmaz ama o sırça saray ahıra döner.” Yâni insana değer katan bulunduğu mekân, makam, rütbe veya eşyalar değildir. İnsana değer katan şey insanın ahlâkıdır, dürüstlüğüdür, erdemidir, güvenilirliğidir, asilliğidir; kaliteli duruşudur. Sâhip olduğu maddi şeyler insana değer katmaz. İnsan eşyalara veya mekâna değer katabilir. Fakat bu asırda tam tersi var, değil mi? Sürekli statüyü, prestiji, insanların rızâsını arzuluyor insanlar ve sâhip oldukları şeylerle bunu kazanmaya çalışıyorlar. Bunu sürekli sosyal medyada paylaşıyorlar. Eğer biz maddeye bu kadar bağımlı olursak, sahip olduğumuz şeyler bir süre sonra bize sâhip olmaya başlar ve biz bir süre sonra madde bağımlısı oluruz. Mutluluğu bize alışveriş sağlamaz; bir telefonun, aracın son markası sağlamaz. Bunlar haz verebilir ama hakîki mutluluğu getirmezler. Ben dünyada Allah’ın verdiği nimetlere sahip olmamayı savunmuyorum, elbette kimse böyle anlamamıştır. Bir kelâm-ı kibarda “Parayı cebine koy, kalbine koyma; kalbini keseye dönüştürme.” denir. Biz insanların hoşnutluğunu neden arıyoruz ki? Elde etmesi çok zor, kaybetmesi çok kolaydır. En ufak bir çıkar çatışmasında en yakın dostundan ihânet görmedin mi? Öyleyse bin kusurunda olsa senden vazgeçmeyen Rabbinin rızâsını, hoşnutluğunu arasan; hakîki vefâyı, dostluğu, saadeti orada bulacaksın. Sen ne kadar değersiz olursan ol, seni ebedî saraylarına misâfir edecek olan yalnızca O’dur.

Câhit Zarifoğlu belki de bunu anlatır: “Çocukluğum beni çabucak terk ettiğinde anlamıştım; dünya acımasız bir misâfirhâneydi.”

Hasılı…
Güzel vakitler hızla geçip gider; bize kalan ise, çoğu zaman kül rengi bir hazandır.

İşte asıl tekme tam da burada atılır; egoya, kibre, nefse. Hadîs-i şerifte buyurulur ki: “Asıl pehlivan, güreşte yenen değil; öfkelendiğinde nefsine hâkim olandır.”

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Dışı eskimiş olanın içini yok sayma; en temiz satırlar, en yorgun kapakların altındadır.

Her gâlibiyet kazanç değildir; bâzı dersler, ancak vazgeçildiğinde öğrenilir.

Hayat bâzen mahkeme salonu kurmaz; köy meydanında hükmünü verir. Ve o hüküm, çoğu zaman temyize de kapalıdır.

İnsan bâzen avladığını zanneder; oysa avlanan, kendi nefsidir. Çünkü hak arayışı edep ile yürümüyorsa, menzili hikmet değil pişmanlıktır.

Yâni, “Dostlarının büyütemediği insanı, şeytan büyütür.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...