Toplumların en büyük açmazı, yanlışların normalleştiği, hatta savunulur hâle geldiği anlardır. Daha da tehlikelisi, yanlışa yanlış diyemeyenlerin doğruyu dillendirdiğinde alkış beklemesidir. Oysa yanlışa sessiz kalan bir dilin, doğruyu söylemesi ne kadar kıymetlidir, tartışılır.
Doğru, sadece işimize geldiğinde başvurulan bir kavram değildir. Eğer öyle olsaydı, ahlâk da vicdan da kişisel konfor alanlarımızdan ibaret olurdu. Bugün yanlış karşısında susup yarın doğruyu savunmak, ilk bakışta tutarlı gibi görünse de derinlerde ciddi bir samimiyet sorunu barındırır. Çünkü doğru, cesaret ister; yanlış ise çoğu zaman konfor sunar.
Yanlışa yanlış diyememek genellikle korkudan beslenir: dışlanma korkusu, kaybetme korkusu, yalnız kalma korkusu… Ama bu korkular, zamanla kişiyi ilkesizliğe sürükler. İlkesizliğin olduğu yerde ise doğru, anlamını yitirir. Sözler havada kalır, duruş inandırıcılığını kaybeder.
Toplumsal hayatta sıkça rastladığımız bir tablo vardır: Güçlü olanın hatası görmezden gelinir, zayıf olanın yanlışı ise acımasızca eleştirilir. İşte tam da bu noktada doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaşır. Yanlışı kimin yaptığına göre tavır almak, doğruyu evrensel bir değer olmaktan çıkarır; onu pazarlık konusu hâline getirir.
Oysa gerçek erdem, yanlış kimden gelirse gelsin ona “yanlış” diyebilmektir. Bunu yapabilenler azdır ama toplumu ileriye taşıyanlar da onlardır. Çünkü doğru, ancak yanlışla yüzleşildiğinde güç kazanır. Aksi hâlde doğru, sadece süslü bir cümleden ibaret kalır.
Sonuç olarak, yanlışa yanlış diyemeyenlerin doğruya doğru demesinin bir kıymeti yoktur. Doğruyu değerli kılan, onu savunurken gösterilen tutarlılık ve cesarettir. Bugün ihtiyacımız olan şey, yüksek sesle konuşan doğrular değil; bedeli ne olursa olsun yanlış karşısında susmayan insanlardır. Çünkü ancak o zaman doğru, gerçekten doğru olur.