“Bir annenin kalbi, her zaman evlâdının kalbine en yakın olan yerdir. Dünyanın en kıymetli sevgisi, ona olan sevgidir. Ama çoğu zaman bu değer, ancak kaybedildiğinde fark edilir.”
Bu, bir evlâdın kaybolan sevgisinin, bir annenin yorgun kalbinin ve gökyüzüne yükselen son bir duânın hikâyesidir…
— Yine yumurtalı pilav mı anne? Bu sefâletten bıktım artık!” diye bağırır öfkeyle dolu yüreğiyle. Annesi irkilir. Kaşık, titreyen ellerinden düşer. Başını öne eğer; utancını saklamak ister gibidir.
— Elimizde kalan sâdece bu, oğlum…” diye fısıldar, neredeyse duyulmayacak bir sesle. Çocuk öfkeyle tabağı masaya fırlatır. Pilav yere saçılır. Gürültüsü anlamsızdır. Birkaç pirinç tânesi, annesinin yüzüne yapışır.
— O zaman al, kendin ye bu pisliği!” diye bağırır edepsizce ve arkasını döner gider.
Annesi bir şey demez. Yavaşça dizlerinin üzerine çöker. Sessizce... Ve yere saçılan her bir pirinç tânesini tek tek toplamaya başlar. Sanki geriye kalan son şeyleri –hem yemeği hem onurunu– kurtarmaya çalışır gibidir. Sonra odasına çekilir. Her gece olduğu gibi, yatağın yanına diz çöker. Ellerini açar ve evlâdı için Rabb’ine yalvarır.
Ama oğul, artık sevgi hissetmiyordur. Annesine sâdece değersiz, yük bir varlık gibi bakmaktadır. Birkaç gün sonra:
— Ben gidiyorum. Bu sefil hayattan bıktım. Şansımı şehirde deneyeceğim. Daha iyisini istiyorum,” der. Annesi kalması için yalvarmaz. Gözyaşı dökmez. Ama yüreği paramparça hâlde elini tutar ve sıkıca:
— Git ama ne olur, telefonlarıma cevap ver… Yalvarıyorum, oğlum,” der. O ise gözlerini kaçırır, sıkılmış bir hâlde... Annesi kısık bir sesle fısıldar:
— Yorgunum. Günlerimin sayılı olduğunu hissediyorum. Bir gün artık seni aramazsam bil ki ben gitmişimdir...” Oğlan elini çeker.
Bir vedâ bile etmeden gider.
Büyükşehir, hayal ettiği gibi değildir. Hamallık, gece kulübü güvenliği, inşaat işçiliği… Yemek zor, para daha zor. Ama her gün telefonu çalar. Arayan annesidir.
— Merhaba oğlum… İyi misin?”
— Meşgulüm anne. Kapatıyorum.” Ve kapatır. Sinirle. Aceleyle. Umursamadan. Ta ki… bir gün telefon çalmayana kadar. Ve o sessizlik… Âdeta bağırır. Tüm gün telefona bakar. Akşam olur. İçinden sâdece şu geçer:
— Öldü.” Ağlamaz. Geri de aramaz. Cenâzeye gitmek için çabalamaz. Zâten gücü de yoktur. Olsa bile gitmeyecektir. Zaman geçer. Artık bilir: Annesi hayatta değildir. Aylar sonra, sefâlet içinde tükenmişken bir teklif gelir:
— Kolay para... Sâdece aracı süreceksin!”
Ne olduğunu bilir. Araç uyuşturucuyla doludur. Ama kabul eder. “Bir defâlık” der. Kurtulmak ister sefil hayatından. O gece, direksiyona geçer. Ellerini direksiyona koyar... Telefonu titrer. Bilinmeyen bir numara. Açar.
— Oğlum… Ne olur gitme. Bu yolculuğa çıkma. Geri dön. Vazgeç bu düşünceden. Hemen…” der karşıdaki ses. Ses… onun sesidir. Annesinin. Kalbi duracak gibidir.
— Anne? Yaşıyor musun?” der. Ses:
— Ne olur, dinle beni. Eve dön. Ve… kendine dikkat et...” der. Ve sonra telefonu kapatır. Yüzüne çarpan bir tokat gibidir. Geri aramaya çalışır. Ama telesekreterin sesi buz gibidir:
— Böyle bir numara yok.” Kan ter içinde kalır. Arabadan iner. Döner. Kalan eşyâlarını satar. Sokakta takas yapar. Yalnızca eve dönecek kadar para bulur. Sokağa vardığında… Her yer sessizdir. Komşular başlarını eğer.
— Annen bir ay önce vefât etti…” Yığılır kaldırıma. Yıkılır. İncinmiş değil artık… İçinde ne varsa paramparçadır.
— Olamaz… Daha dün aradı beni! Konuştuk!” der.
— Hayır evlâdım. Çoktan gitti o,” derler. Eve girer. Annesinin kokusu hâlâ salondadır. Odası… târifsiz bir yalnızlık içindedir. Yatağın yanında diz izleri… Her gün duâ ettiği yer.
Oğlunun ismi hâlâ duâ listesinde…
Son gününe kadar işâretlenmiştir. Diz çöker. Elleri titrer. Gözyaşları sel olur. Mutfağa gider, yüzünü yıkar… O sırada bir kâğıt görür: Katlanmış bir duâ. Annesinin el yazısıyla:
— Allâh’ım, ölümün yaklaştığını hissediyorum. Ve gidersem, artık oğlum için duâ edemeyeceğim. Bu yüzden onu Sana emânet ediyorum. Eğer bir gün tehlikeye girerse, ne olur onu uyar. Bu numarayı ara:” Altında oğlunun numarası yazılıdır. Tam o anda… Telefon yine titrer. Bir haber bildirimi:
— Kurşun yağmuruna tutulan araç. Sürücü öldü. Yük kayıp.” Fotoğraf… o gece kullanacağı araçtır. Diz çöker. Ağlar. Ve anlar… O telefon… gökyüzünden gelmiştir. Allah, nankör bir evlâdı kurtarmak için, bir annenin son duâsına cevap vermiştir. Yüce Mevlâ, İsrâ Sûresi 23’üncü âyet-i kerîmesinde: “Ve ana-babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’ bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Cennet, annelerin ayakları altındadır.” buyurur.
Necip Fâzıl ise: “Evlât, bir annenin duâsını reddetmişse, o yalnızca dünyayı değil, ebediyeti de kaybetmiş demektir.” derken;
Erzurumlu İbrahim Hakkı: “Her şeyin bir sonu vardır, fakat anne duâsı son bulmaz; o dâima kalbinde yankı bulur.” der.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Kalem yazmaz bâzen, gönül söyler…
Gönül konuşmaz bâzen, sükût anlatır…
Ve her sükûtun ardında, yanan bir duânın izleri vardır.
Hayat; anlam arayanlara, kalp taşıyanlara yazılır.
Kıran çok olur ama kırıldığını belli etmeyen yürekler, Mevlâ’ya daha yakındır.
Duâ, annenin dilinden döküldüğünde, arş titrer.
Evlât anlamasa da o duâ yolda bir melek olur...
Ve bir gün, tam düşecekken omzuna konar.
Bâzı sözler vardır, su gibi içilir…
Bâzıları vardır, taş gibi oturur yüreğe.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...