Bâzı sorular vardır; cevâbı kitaplarda değil, hayatta aranır. Dilin söylediğiyle hâlin yaşadığı arasındaki mesâfe uzadıkça, hakîkat silikleşir. İnsan, temsil edemediği bir îmânın savunucusu olamaz. Zîrâ İslâm, anlatılan değil yaşanan bir dindir. Kur’ân bu ölçüyü baştan koyar: “Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz?” (Saff, 2) İşte aşağıdaki ibretli hâdise, tam da bu âyetin hayattaki açıklamasıdır.

Allah Rahmet eylesin Ali Ulvî Kurucu, Medine’de Almanya’nın Köln şehrinden Ayhan isimli bir Türk doktorla tanışır… Türk doktor ve Alman olan eşi hacca birlikte gelmiştir. Onlarla tanışıp hâl ve hareketleri, tavır ve davranışlarına şâhit olunca dindarlıkları çok hoşuna gider ve:

— Doktor Bey, bu Alman hanımı nasıl Müslüman yaptınız?” diye sorar. Doktorun, Hattat (Ahmed Zühdî) Fişenkcizâde’nin:

“İstikâmet bir, kurtuluş, yolda olmaktır.

Doğrunun yardımcısı Hazret-i Allah’tır!” beyti aklına gelirde:

— Ben onu değil, o beni Müslüman yaptı Efendim.” der. Ali Ulvi Kurucu:

— Hayret ettim doktor bey nasıl yani?” der. Doktor:

— Anlatayım efendim o zaman!” der ve başlar anlatmaya.

Eşim Alman’dır. Kendisiyle evlenirken benim dinimi kabûl etmesini istedim. Birbirimizi çok seviyorduk ve şartımı kabûl etti, evlendik. Aylar geçti ve bir ara kendisiyle:

— Hanım hani bana söz vermiştin, dinime geçecektin, Müslüman olacaktın!” diye bir konuşma geçti. Eşim:

— Olur dinine geçeyim doktor bey, ama ben senin dininin ne olduğunu anlayamadım ki… Ben haftada bir kiliseye gidiyorum, sen ne kiliseye ne havraya ne de camiye gidiyorsun! Sâhi siz Türk’lerin dini nedir? Ben senin dinini anlayamadım…” dedi. Eşimin bu sözü beni öyle derinden yaraladı ki kâlbimden vurulmuşa döndüm. Ömrümü baştan sona gözden geçirdim.

— Yahu ben ne olmuşum! Doktor Türkün ne dini ne îmanı kalmış!” diye sersemliğimi anladım. Hemen babama mektup yazıp dînî kitaplar istedim. Bana gönderilen kitaplardan biri de Dr. Ali Kemâl Belviranlı Bey’in “İslâm Prensipleri” isimli kitabıydı. Orada size âit bir şiir vardı ki o şiir benim ruhumun âvizesi olmuştur:

“Îmanla geçen her gece gündüz gibi aydın,

Bir tâze bahar âlemi her ânı hayatın;

Allâh’a dayan, gâyene tevfîkini versin.

Kur’ân’a sarılmazsan eğer ye’se düşersin…” Namaz, oruç, hac, zekât, helâl-haram nedir, Müslüman nasıl yaşar öğrendim. İçkiyi kumarı bıraktım, fenâlıklardan sıyrıldım. Hayatım farklı bir hayat oldu. Dostlarım değişti. Bir zaman sonra hanım dedi ki:

— Ayhan Bey, şimdiden sonra artık gel, benim dînime geç diyebilirsin… Çünkü senin hayatın değişti, yüzün nurlandı, huyun güzelleşti. Ben de senin dinine gireceğim.” İçkiden, kumardan, israftan kurtulduk. Evimiz bereketle doldu. Yaşlı kayınvâlidem vardı, dedi ki:

— Çocuklar, nur oldunuz siz yâhu! Ee benim günâhım ne! Bana da öğretin şu dîni!” Ona da kelime-i şehâdeti öğrettik. Ama o, o günlerde hastalandı. Son günleriymiş. Dedi ki:

— Çocuklar, gâliba ben yolcuyum; perişan bir hâlde utanarak Allâh’ın huzuruna gidiyorum. Allah bana: ‘Kulum, neyle geldin?’ diye sorarsa, bâri ben de mahrumiyetimi ve mahcûbiyetimi: ‘Kitâbınla geldim ya Rabbi!’ diye cevaplayayım. Ne olur, Kur’ân-ı Kerîm’i göğsüme koyun.’ dedi. Kur’ân-ı Kerim göğsünde iken, kelime-i şehâdet getirerek ruhunu teslim etti.” diye anlatır.

Soner Duman, kayınvalidenin mahrum kalma adına söylediklerini bir yazısında şöyle anlatır. “Mahrûmiyet nedir, bilir misin?” diye sorar ve:

“Her şeyi okuduğun hâlde Kur’ân’ı okumaman,

Her şeye para harcadığın hâlde Allah yolunda harcayamaman,

Her şeye vakit bulabildiğin hâlde Allah’ın huzurunda namaza vakit bulamaman,

Her şeyden korktuğun hâlde Allah’tan korkmaman,

Herkesin adını andığın hâlde Allah’ın adını anmaman,

Herkesin gözüne girmek için gayret ettiğin hâlde Allah’ın rızâsını elde etmeye önem vermemen,

Olur olmaz şeylere üzüldüğün hâlde günahına üzülmemen,

Olur olmaz şeylere öfkelendiğin hâlde Allah için öfkelenmemen,

Olur olmaz kişileri örnek aldığın hâlde Allah Resûlü’nü (s.a.v.) örnek almamandır.

“Rabbimiz bizleri asıl mahrumlardan eylemesin.” diye cevabı yine kendisi verir.

Bu hâdise bize yüksek sesle şunu söyler: İnsan, dâvet ettiği dine önce kendisi muhtaçtır. Alman hanımın sorusu, İslâm’a değil; Müslüman’ın çelişkili hâline yöneliktir. Kiliseye giden bir Hristiyan karşısında, câmiye uğramayan bir Müslüman… İşte tokat gibi hakîkat! Mevlânâ ne güzel söyler: “Sözün özü hâlindir; hâlin bozuksa sözün yalandır.”

Ayhan Bey’in silkinişi, bir diriliştir. Namazla, helâl-haramla, Kur’ân’la tanışan bir hayat… İşte gerçek tebliğ budur. Resûlullah (s.a.v.) buyurur: “Sizin en hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”

Ahlâk değişmeden din görünmez; hâl düzelmeden de dâvet işlemez.

Kayınvâlidenin Kur’ân’ı göğsüne koyarak Rabbine yürümesi ise rahmetin büyüklüğünü gösterir. Geç kalmış bir îman bile, samîmî ise makbuldür. Zîrâ Allah û Teâlâ:
“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A‘râf, 156) buyurur.

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“İslâm, nüfus cüzdanında yazan bir bilgi değil; pazarda, evde, ticârette, sosyal medyada, merhamette ve secdede okunan bir hâldir. İnsanlar artık Müslüman’ı Kur’ân’dan değil, Müslüman’dan okuyarak karar veriyor.

Dün olduğu gibi bugün de hâlâ aynı sorunun gölgesindeyiz. İnsanlar İslâm’ı inkâr etmiyor; Müslüman’ı anlamaya çalışıyor. Eğer hâlimiz karışık, sözümüz dağınıksa, sorunun cevabı da bulanık olur.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...