“Ne ekersen, onu biçersin.”
Bir marangoz vardı…
O da ektiğini biçti; ama bu kez tahtadan değil, pişmanlıktan.
Hayat biraz marangozluk gibidir.
Çiviyi eğri çakarsan, kapı düzgün açılmaz.
“İdâre eder” diye geçiştirirsen, bir gün gelir, o kapıdan sen geçemezsin.
Bir marangoz vardı…
Elinden nice evler geçmişti; duvarlar yükselmiş, çatılar örtülmüş, ama hiçbirinde kendisi oturmamıştı. Ama bu sonuncusu, tam anlamıyla bir dersliktir!
Yıllar geçer…
Çekiç yorulur, kol ağırlaşır, gönül emekliliğe heveslenir. Usta, patronunun yanına varır ve der ki:
— Artık çivi çakacak değil, torun sevecek yaştayım. Müsaaden olursa ayrılacağım.”
Patron tebessüm eder ve:
— Peki, ama gitmeden önce senden bir ricam var. Son bir ev daha yap… Senden bize son bir hatıra olsun.” der.
Ustanın içinden derin bir “Of!” geçer. Ama dili başka söyler:
— Peki, patron yapayım.” der.
İşte ne olduysa bundan sonra olur…
Bu defâ iş gönülsüzdür.
Malzeme ucuz, ölçü özensizdir.
Çivi “eh işte” çakılır, hesap “göz kararı” tutulur.
Nihâyet ev biter.
Patron gelir, evi süzer, gülümser… Ve elindeki anahtarı yavaşça ustaya uzatır:
— Bu ev senin ustam. Yılların emeğine bizden bir teşekkür olsun.” der.
O an usta yere değil, kendi içine çöker.
Çünkü yaptığı bu baştan savma ev, artık onun kaderidir.
İşte o vakit anlar, anlar ki:
İnsan, en çok kendi ihmâlinde barınır.
Bir sızı dolaşır yüreğinde, bir iç muhâsebe başlar.
Sanki Erzurumlu İbrâhim Hakkı kulağına fısıldar:
“Harâret nardadır, sacda değildir;
Kerâmet baştadır, tacda değildir.”
Yâni hüner, görünüşte değil; işin özündedir.
Kimi iş parlak görünür ama içi boştur, kimi ise sâde ama sağlamdır.
Usta geç de olsa anlar:
Bir ömrü özensiz yaşarsan, oturacağın yer de özensiz olur.
Mehmet Âkif’in dizeleri yakar yüreğini:
“Çalış dedikçe, şeriat, çalışmadın durdun;
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun…”
Artık ne çalışacak vakit kalmıştır, ne de telâfi edecek bir yarın…
Son söz şudur:
Hayat, herkesin kendi elleriyle yaptığı bir evdir.
Her gün çaktığın çivi, serdiğin zemin, astığın kapı…
Bir gün döner, dolaşır, seni içine alır.
Çünkü âlemlerin Rabbi el-Necm Sûresi 39. âyette buyurur: “İnsana ancak çalıştığı vardır.”
Ve Kâinatın Efendisi (s.a.v.) asırlar öncesinden uyarır:
“Ne yaparsan kendine yaparsın.”
Ve dikkat ettiniz mi?
Kaliteli insanlar çoğunlukla yalnızdır.
Neden mi?
Çünkü çizgisi sâbittir, yaranmak uğruna eğilip bükülmez.
Yalaka değildir, yapmacık değildir.
Menfaate göre şekil almaz.
Diliyle içi birdir.
Herkese aynı değildir.
Kimsenin oyuncağı olmaz.
Karakteri karşısındakine göre değişmez.
Kalabalıkta çoğalmaz, ama duruşuyla ağır basar.
Ziyâ Paşa da:
“Ne var ki her türlü sefâya vedâ eyleyip,
Bir gün gelip de pişmanlıkla ağlarsın.” Beytiyle, bir insanın dünyevi zevklere dalarak ve hatalar yaparak yaşamını sürdürmesini ve sonunda pişmanlıkla yüzleşmesini anlatmaktadır bizlere.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Her şeyin bir zamanı, bir yolu vardır.
Ama en değerlisi, o yolun kalp ve niyetle yürünülmesidir.
Gerçek huzur dışarıda aranmaz.
İnsan ne kadar dış dünyada koşarsa koşsun, kalbin derinliklerinden beslenmeyen mutluluk bir anlık parıltıdan ibârettir.
Kalbi karanlık olanın, yolu aydınlık olsa ne yazar?
İçindeki sevgi, dışındaki dünyanın yükünü hafifletir.
Kalbindeki îman, adımlarını aydınlatır.
Ve unutma:
Kendini bulamayan, başkasını asla bulamaz.
Bâzen en derin ders, en sessiz yolda öğrenilir.
İçindeki fırtınalar dinerken, dışarıdaki fırtınalar seni sarsamaz.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...