Huzur bir fincan çaydan, bazen de ruhun kıvrımlarına dokunan tek bir cümleden gelir. Zira kelam, kalbe değdiğinde şifa; hâle büründüğünde ise hayattır. Şairin dediği gibi:

Lafzı odur ki can bağışlar her nefes;

Gönül mülküne sultan olur her bir ses.”

Ceviz bahçesinde biten bir günün yorgunluğunu düşünün… Terli eller, nasırlı parmaklar, sırtlarda dünya yükü gibi taşınan ağır çuvallar... Bedeni ezen bu zahmet, bazen tek bir cümleyle silinip gider. İki kadın, cevizleri toplayıp çuvallara doldurduktan sonra yol kenarında, bitkin bir halde koyu bir sohbete dalarlar. O sırada birinin eşi yoldan geçerken seslenir:

— A benim gözleri sürmelim... Canımın içi... Eve gidince yemeği hazırlayıver, olur mu?” der. Adamın eşi, bu tatlı sözler karşısında mest olur. Hemen arkadaşına döner, onu kıskandırmak istercesine:

— Senin eşin sana hiç böyle güzel şeyler söyler mi? Benim Ahmet’im her zaman özenle seçer cümlelerini. Dilinden bal damlar!” der.

O bunları söylerken, bu defa Fatma Hanım’ın eşi gelir koşarak. Kan-ter içindeki eşini görünce yüreği titrer ve şöyle der:

— Keşke bana söyleseydin, Fatma. İşten gelince ben toplardım cevizleri. Dizlerin sızlayacak yine, ağrıdan uyuyamayacaksın. Bilirsin, sen uyuyamayınca benim de gözlerime uyku girmez. Çocuklar, ‘Annemiz bahçede,’ deyince çok yorulmuşsundur diye düşündüm. Ellerimle güzel bir sofra hazırladım sana. Çayını bile demledim.” der ve o an, bir berceste beyit dökülür sessizce havaya:

Gönül ne kahve ister ne kahvehâne;

Gönül ahbap ister, kahve bahâne.”

Fatma Hanım’ın gözleri dolu dolu olur. Eşi, ceviz çuvalını sırtlanıp gülümseyince, bütün yorgunluğu bir anda buharlaşır. Diğer kadın ise olup biteni öyle hayret ve gıpta ile izler ki... Fatma Hanım, kocasının arkasından yürümeye başladığında bir an durur, arkadaşına döner ve o meşhur hakikati fısıldar:

Mesele birine canım demek değil... Can olabilmektir.”

Gönül Medeniyetinin İnceliği

Zamanla yarıştığımız, her şeyin maddiyatla ölçüldüğü bu çağda; harcanan para, alınan hediye veya geçip giden zaman hep birer çetele tutma derdine dönüştü. Oysa içten bir cümle, bir gönül alma, bir “can” olabilme hâli paha biçilemezdir. Kur’ân-ı Kerim bize bu nezâketi şöyle hatırlatır: Ve onlardan kendinle birlikte sabah akşam Rablerine dua edenleri kovma; onlar sadece Allah’ın rızasını isterler...” (Kehf, 28)

Gönüllere dokunmak, bâzen bir sofra kurmakla; bâzen de yorgun bir sese “Ben buradayım,” diyen bir gölge olmakla başlar. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), eşine olan inceliğiyle bize bir gönül medeniyeti miras bırakmıştır. Hz. Âişe validemiz;

— Beni nasıl seviyorsun?” diye sorduğunda, Efendimiz:

— Kördüğüm gibi,” buyurmuştur. Yıllar sonra tekrar sorulduğunda ise sevgisinin tazeliğini şu eşsiz cevapla süslemiştir:

— İlk günkü gibi...”

Şeyh Galib’in şu mısrası bu sevgiyi ne güzel özetler:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen;

Merdûm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” (Kendine hürmetle bak, sen âlemin özüsün; kâinatın göz bebeği olan insansın.)

Sözün Rüzgarı ve Hâlin Baharı

İnsanın en büyük ihtiyacı, bir başka insana iyileşme sebebi olabilmektir. Mevlânâ der ki: Sevgide güneş gibi ol, dostlukta akarsu gibi... Hataları örtmede gece gibi ol.” Eskimeyenler, İncitme, incinsen de!” derdi. Ne kadar da unuttuk bu yüce kelâmı… Oysa Yunus Emre’nin uyarısı hala tâzedir:

Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil ;

Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.”

Bir adam eşine “canımın içi” der ama içini boş bırakırsa, o söz yalnızca rüzgâr olur geçer. Diğeri ise bir tek Yoruldun mu?” sorusuyla kadının yüreğine bahar getirir.

Unutulmamalıdır ki, söz var dağa kaldırır, söz var başa indirir. Kimi zaman insan bir yoldaş, bir yâr değil; sadece yükünü omuzlayacak bir “can” ister.

Ve bu “can olma” hâli, yalnızca konuşarak değil; hâl ile, hâlini gözeterek, yüreğini koyarak olur. Kelâm-ı kibarda denir ki: “Aşka niyet, hizmete gayret gerek.”

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Yorgunluğu alan söz değil; sözü yorguna söyleyendir. Can olan, hâl sorar; yükü paylaşır. Gerisi güzel laf, boş sedâdır.

Hizmet yalnızca yemek yapmakla, iş bitirmekle olmaz. Bir gönle el uzatmak, yükü paylaşmak, sözü yumuşatmak da en büyük hizmettir. Zirâ hakîkat dilde değil, hâldedir. Fatma Hanım’ın dediği gibi:

Mesele birine ‘canım’ demek değil, can olabilmektir.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...