İnsanın ruhu bir an gelir, dünya üzerindeki her şeyin anlamsızlaştığını hisseder. İçsel bir boşluk, kaybolmuşluk, âdeta bir hiçlik içinde savrulma duygusu kaplar. İşte bu an, bir insanın kendi içindeki keşmekeşi yaşadığı, zihin ve ruh arasındaki o derin çatışmanın başladığı andır.
Bu süreç, insanın içindeki dağınıklığı ve kaybolmuşluğu toparlamaya çalıştığı, ruhsal ve manevi bir yolculuk dönemidir. Bu dönemde insan, dış dünya ile uyumsuzlaşır; tüm değerleri ve doğruları sorgulamaya başlar. Fakat her kayboluş, bir arayışın habercisidir. Bir insan kaybolduğunda, aslında büyük bir keşif için yola çıkmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah, insanın yaradılışındaki mükemmelliği şöyle ifade eder:
“Biz, insanı en güzel şekilde yarattık.” (Tîn, 4) Bu âyet, insanın yaradılışındaki dengeyi ve potansiyelini hatırlatır. Fakat insan, zaman zaman bu dengeyi kaybeder, özünü kaybolmuş hissedebilir. Bu kayboluşlar, aslında insanın özüne doğru atacağı bir adımdır. İnsan, kaybolduğunda yeniden doğuşun tohumlarını da atmış olur.
Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kalp, Allah’ın tahtıdır. Ona bakın, ne kadar temizse, o kadar güzel olur.” İnsan kalbi, bu yolculuğun en derin noktasıdır. Kalp; tüm duyguların, düşüncelerin ve arzuların kaynağı, Allah’a açılan kapıdır.
Yavuz Sultan Selim’in hikâyesi de bu yolculukla alakalı çok anlamlı bir ders verir bizlere. Sultan Selim; dış dünyadaki şatafatı, gösterişi ve giysileri hiçbir zaman ön planda tutmaz. Giyim kuşamına îtina etmez, giydiği kaftanı uzun süre sırtından çıkarmaz. O çıkarmayınca, devlet erkânı da yeni elbise yaptıramazlar.
Bir gün İran elçisinin ziyârete geleceği haberi üzerine paşalar bunu fırsat bilip huzura çıkarlar va:
— Efendim! Bu İranlılar görünüşe, şatafata fazla ehemmiyet verirler; onlara karşı görkemli hazırlanmak îcap eder!” dediklerinde Yavuz dertlerini anlar ve şâirin:
“İnsan ne yediyse ağzı o kokar,
Ne okuduysa da ağzı onu konuşur.
Hiçbir kıyâfet zengin bir ruhu gizleyemez,
Hiçbir zenginlik de câhilliği saklayamaz…” dizelerini anımsayarak:
— Tamam tamam! Gidin kendinize yaptırın birer takım elbise,” der. Paşalar, Sultanın da yaptıracağını zannederek en görkemli giysileri diktirirler. Ancak Sultan Yavuz o sırada şu talimatı verir:
— Elçi içeri girmeden ayağımın ucuna, güneşin ışıklarını elçinin gözüne yansıtacak şekilde kılıcımı bırakın!”
Ziyâret günü vezirler yepyeni, pırıl pırıl giysileriyle huzurda yerlerini alırlar. Lâkin Yavuz içeri girdiğinde sırtında yine o eski giysisi vardır! Paşaların etekleri tutuşur; Sultan eski, kendileri ise yeni kıyâfetler içindedirler. Elçi içeri alınır, Şâh’ın mesajını iletip cevabını alarak çıkar. Vezirler korkuyla beklerken Yavuz onlara:
— Elçiye gidin sorun bakalım, elbisemin ne renk olduğunu hatırlıyor mu?” der. Koşup sorarlar. Elçi:
— Kılıcın parıltısından ve korkusundan başımı kaldırıp Sultanın giysisine bakabildim mi ki rengini bileyim?” cevabını verir.
Bu sözü Sultana naklettiklerinde Yavuz, şehâdet parmağı ile kılıcı göstererek Nisâ Sûresi 95. âyet-i kerimesini; “Mü’minlerden özür olmaksızın oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vâ’detmiştir.” okur ve şöyle der:
— Efendiler! Kılıcınız keskin oldukça, düşmanın gözü kılıcınızdan asla ayrılmaz. O vakit hangi elbiseyi giyerseniz giyin, kimse yüzünüze bakmaya cesâret edemez. Amma Allah muhâfaza, kılıcınız keskinliğini yitirirse; işte o zaman en göz alıcı giysileri de giyseniz düşmana tesir edemezsiniz. Düşman sizi hor görür, size tepeden bakar ve zillet başlar... Bu nedenle kılıcınızı sürekli keskin tutun!”
Yavuz’un bu uyarısı, sâdece askeri bir güç değil; sanat, bilim, spor ve ahlak gibi her alanda üstün olmayı simgeler. Onun derdi; dış güzelliğin ötesinde, mânevi ve ilmi gücün ön plana çıkmasıdır. Gerçek güzellik ruhta bulunur; dış süsler bu gücü yansıtmıyorsa geçicidir.
Dünyanın gürültüsünde kaybolan insan, aslında bu hakîkatleri fark ettiğinde içindeki doğruları bulmaya başlar. Zîra kalp, insanın en derin arzularının barındığı mukaddes bir yerdir. Elbiseler değişir ama kılıcınız (yâni karakteriniz ve azminiz) her zaman keskin kalmalıdır.
17. yüzyıl dîvan şâirlerinden Peşteli Hisâlî’nin dediği gibi:
“Bahr-i cihânda katre değilken vücûdumuz,
Hikmet nedür ki katreden artuk hasûdumuz.”
(Bu dünya denizinde varlığımız bir damla bile değilken, nedir bu hikmet ki hasetçimiz damladan daha çok?)
Marcus Aurelius; “İnsanın huzuru dış dünyadaki kaostan değil, iç dünyasının dinginliğinden gelir.” der.
Niyet ve kalp sâfiyeti, gösterişten çok daha kalıcıdır. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Sen ne ararsan, zâten o sensin.” Gerçek güç, dışarıdaki süste değil, mânevi kuvvettedir.
Âsâr-ı Gönül’de der ki:
“Kalbini kaybeden yolunu, yönünü şaşırır; mürüvvetini kaybeder ve düşer. Sûret değişir, elbise değişir, zaman değişir; lâkin kalbin feri sönmedikçe insan hakîkatle ayakta kalır. Bu da ancak kalbi açık olana ve talep edene seslenir.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...