Yüzdeki Kir Sabunla Çıkar da Ya Gönüldeki? İnsan, yüzünü aynada görür; gönlünü ise ancak hakîkatle… Zîrâ bâzı kirler vardır ki suyla değil, tövbeyle; sabunla değil, îmanla temizlenir. Kur’ân-ı Kerîm bu hakîkati şöyle bildirir: “Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn, 14)

İşte bu pas, yüzeyde değil içeridedir (kalpte). Görünmez ama çok ağırdır. Neyzen Tevfik’in ibretlik hâli de tam burada başlar…

Neyzen Tevfik bir gün yolda dolaşırken, önüne ayakkabı boyacısı gariban küçük bir çocuk çıkar. Neyzen’in ayakkabılarını boyamak ister. Fakat boyanacak ayakkabı yoktur ki Neyzen’in ayağında. Giydiği yırtık, pırtık, parmakların dışarıya taştığı bir ayakkabıdır. Neyzen, bunun farkında olduğundan çocuğa bakmadan yoluna devam eder. Ama çocuk azimlidir, üç-beş kuruşunu almaya niyetlidir. Neyzen’in ayakkabılar ne kadar eski olursa olsun boyamayı kafasına koymuştur. Neyzen, bakar ki çocuktan kurtuluş yok, durur, döner yüzünü çocuğa ve bir anda boylu boyunca sırtüstü yere yatar. Ardından da çocuğa:

— Hadi evlâdım, boya bakalım şu suratımı!” der. Çocuk şaşırır. Defâlarca ayakkabı boyamıştır ama yüzünü boyatmak isteyen birisine ilk defâ rastlamıştır. Neyzen:

— Hadi oğlum, başla boyamaya, al işte bu da parası!” diye ısrar edince, boyacı çocuk başlar Neyzen’in suratını boyamaya. Sonra bir cilâ atar, sonunda da kadifeyle güzelce parlatır. Operasyon bitmiştir, Neyzen’in yüzü ışıl ışıl olmuştur. Çocuk mutlu bir şekilde parasını alır, Neyzen Tevfik de yüzünde kuzgûni bir parıldamayla arkadaşlarının yanına döner. Neyzen’in hâlini gören arkadaşları şaşkınlıkla karışık gülüşüp bağırırlar:

— Üstâd, ne oldu sana böyle? Aydede’ye dönmüşsün. Kim boyadı seni?” derler. Neyzen Tevfik başından geçenleri tek tek anlatır ve olayın sonunu şöyle bağlar:

— Arkadaşlar, ben şimdi eve giderim, elime bir kalıp sabun alırım, yüzümü yıkarım ve yüzümün siyahlığını çıkartırım. Peki, ya hırsızlar? Ya uğursuzlar? Ya gıybet yapanlar? Garibi gurebâyı bedava çalıştıranlar? Makam, mevki, şan, şöhret, üç kuruşluk dünya çıkarı için entrika üstüne entrika çevirenler? Kul hakkı yiyenler? Onlara ne diyelim? Onların yüzlerindeki kara nasıl çıkar? O köftehorların yüz siyahlığını hangi sabun, hangi kimyasal, hangi deterjan çıkartır?” diye unutamayacakları bir ders verir onlara ve anlayana.

Hikâye burada biter; fakat asıl kıssa şimdi başlar. Zîrâ Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur: “Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün beden düzgün olur; o bozulursa bütün beden bozulur. İşte o kalptir.”

Neyzen’in yüzündeki siyahlık geçicidir. Bir kalıp sabunla silinir gider. Lâkin hırsızlığın, gıybetin, kul hakkının, entrikanın, riyânın bıraktığı izler sabuna dirençlidir. Onlar ancak hak sahipleriyle helâlleşince; kırılan gönül aynası orjinal şekilde tamir olununca temizlenir. Mevlânâ:

“Testinin dışı temiz olabilir; İçindeki zehir ise, içeni öldürür.” diye ne güzel söyler.

Şâir;

“Arpa ufalanır aş oldum sanır.

Çer-çöp havalanır kuş oldum sanır.

Câhile meydanı boş bırakırsan,

Ayaklar kendini baş oldum sanır.” der. Zaman değişse de bu hakîkat hiç değişmemiştir. Bugün de bu sözün tarif ettiği türden, baş olduğunu zanneden nice ayaklar vardır. Zahirde yüzleri ak, kelamları lâtif ve süslü, makamları yüksek, şöhretleri zirvededir; ancak arkalarında ezilmiş emekler, gasp edilmiş haklar ve suskunluğa mahkûm edilmiş vicdanlar bırakmışlardır. Onların boyası yüzlerinde değil, gönüllerindedir.

Zira ayakların baş olduğu yerde, sadece nizam değil, vicdan da sarsılır. Yunus Emre bu vicdan yangınını asırlar öncesinden şöyle haber verir...

“Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil.”

Neyzen’in yerde yüzünü boyatması bir mîzah değildir; vicdandan yoksunlara atılan ahlâkî bir tokattır. Toplumun yüzüne tutulmuş bir aynadır. O aynada kendini gören utanır; görmeyen zâten utanmayı unutmuştur. Muallim Nâci’nin dediği gibi:

Neyzen’in bu tavrı, hem bir ders hem de Muallim Naci’nin dediği gibi, sırf ihtiyacı olduğu için kibirlilere katlanmak zorunda kalanların sessiz çığlığıdır. Oysa asıl mesele, makam ve servet sahiplerinin bu 'ihtiyacı' suistimal ederek gönüllerini karartmasıdır.

“İhtiyâç âdeme pâ-bend-i belâdır yoksa,

Hod-fürûşâna müdârâ çekilir dert değil.”

(İhtiyaç, İnsanın ayağını bağlayan bir belâdır; yoksa kendini beğenmişlerin yüzüne gülmek çekilir dert değil.)

Zira gurur bir şekilde taşınır; fakat muhtaçlık insanın izzetini kemirir. Bu hakîkat her çağda tâzedir. İster şaşaalı meclislerde ister modern zamanın vitrinlerinde olsun; dışı parlatılmış ama içi kararmış her hâl bu gerçeğe çarpar. İhtiyaç, hâlâ insanın ayağına dolanan tarihin en eski prangasıdır.

Muallim Nâci’nin asıl ihtârı ise şudur:

“İnsan, kimseye muhtaç olmamak için vakarını korumalıdır.

Zîrâ gurura katlanırsın; ama muhtaçlık, insanın izzetini kemirir.

Yoksulluk sabırla taşınır; muhtaçlık ise haysiyeti taşırır.”

Bu hakikat her çağda tazedir. İster şaşaalı meclislerde ister modern zamanın vitrinlerinde olsun; dışı parlatılmış ama içi kararmış her hal bu gerçeğe çarpar.

İhtiyaç, hâlâ insanın ayağına dolanan ve dolanmaya devam eden tarihin en eski prangasıdır.

“Kişi kendini bilmezse, yüzünü yıkasa ne fayda.” İşte bu yüzden Resûlullah (s.a.v.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Kalbimi nifaktan, amellerimi riyâdan temizle.”

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“…Yüz karası geçer…

Gönül karası kalır.

Sabun biter, su kurur;

Ama kul hakkı sâhibini bulur.

Bugün de nice boyalı yüzler, cilâlı sözlerle aramızda dolaşmıyor mu? Nice makam ve mevkî, şan, şöhret sâhipleri, garibi gurebâyı bedâva çalıştırmıyor mu? Nice temiz gömleklerin altında kirli hesaplar saklanmıyor mu?

Ve hâlâ soruluyor mu asıl soru:

“Onların yüzlerindeki kara nasıl çıkar?”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...