İnsan, bu dünyaya eli boş değil; kalbî niyetle, ahlâkıyla ve emânete riâyet kâbiliyetiyle gelir. Yol boyunca edindiği her şey, aslında kalbinin bir yansımasıdır.
İyilik de böyledir; verildikçe çoğalan, paylaşıldıkça derinleşen bir hakîkattir. Lâkin iyiliğin en kırılgan tarafı güvendir. Güven sarsıldığında yalnız bir ilişki değil, bir insanın yürüyüşü de değişir. “Huy hırsızlığı” denilen şey, işte bu yürüyüşü sekteye uğratan görünmez bir yaradır.
Genç adam yolda atının üzerinde ilerlerken yaşlı biri yanına gelir ve:
— Oğlum ben yaşlıyım, çok yoruldum, bineğim de yok; izin ver de atına ben bineyim, sen biraz yaya yürüyüver! der. Genç:
— Tamam amca, gel bin! diyerek saygıyla atından iner ve yaşlı adam ata biner. Genç adam, amcanın yüzüne tebessüm ederek yanında yürür. Yaşlı adam bir iki adımdan sonra atı hızlandırır ve kaçmaya başlar. Maksadı atı çalmaktır.
Atının çalındığını gören genç adam arkasından:
“Kimine can dersin, kimine canan,
Hepsi de açar içten içe hicran.
Ne merhamet kalmış ne de vicdan,
Yanılmayı dosttan öğrenir insan.” şâirin bu mısraları aklından geçerken şöyle seslenir ve:
— Amca, sen benim atımı değil, huyumu çaldın. Benim evde bir tâne daha atım var, ben ona da binerim. Ama bundan sonra kim benden atımı isterse veya herhangi bir talepte bulunursa iyilik yapmak adına bir kez daha düşünürüm.” der.
İnsanın güzel bir huyunu çalmak;
Onun kalbini bozmak,
Vicdânını fesâda uğratmak,
Kişinin güzel cevherlerle donatılmış kalbini ve fıtratını alıp pisliğe bulamaktır.
Bu davranışlar aynı zamanda dünyaya fesat tohumları serpmek demektir. Elbette ki o tohumlar gün gelip filizlenecek, ağaç olacak ve zehirli meyvelerini verecektir!
Onun için kimsenin güvenini sarsmayın…
Çünkü iyilik bir îman ve İslâm dâvetidir.
Kimi zaman güzel ahlâk, erdem ve fazîlettir. Kimi zaman hayır-hasenât, sadaka ve zekâttır. İyilik; bâzen bir tebessüm ve kucaklama, tatlı bir söz ve güler yüzdür. İyilik, iyi olma; iyilerle berâber iyiliği yayma çabasıdır. Îman ve ibâdetin en yüksek makamıdır.
İyilik; yalnıza arkadaş, yorguna dayanak, edepsize edep, garibe sığınak olmaktır. Mülteciyi bağrına basmak, yetime kol kanat germek, yaşlının elinden tutmaktır. İyilik, karşılık beklemeden vermek; gücünü, tecrübeni, malını, sevgini ve merhametini dünyevî bir karşılık düşünmeden paylaşmaktır.
İyilik; insaftır, fedâkârlıktır, adâlettir, şefkattir. Mazlumun yanında, zâlimin karşısında dik durabilmektir. İyilik; duâdır, niyâzdır, selâmdır. Sıkıntılı bir anda âminlere açılan bir çift eldir iyilik. Bâzen bir ağaç dikmek, bâzen aç kalan bir hayvanı doyurmaktır. Komşuya götürülen bir kap yemek, yol sorana yolunu târif etmektir.
İyilik, insanın iç âleminde yeşeren bir çiçektir. Bu çiçek sulanmazsa solar, ihmal edilirse kurur. Her ihmal edilen iyilik, şeytâna açılan bir kapıdır. Zîrâ Efendimiz (s.a.v.): “Kim bir kötülük görürse eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise îmanın en zayıf derecesidir.” buyurur.
Ne hazindir ki günümüzde iyilik, kötülük kadar insanlığın gündeminde yer bulamıyor. Kötülük gün geçtikçe dünyamızı kuşatıyor. İnsanoğlu her geçen gün vicdân, adâlet, şefkat ve merhamet gibi yüce değerlerini yitiriyor.
Böylesi bir dünyada iyiliği hâkim kılmak ve kötülüğe engel olmak hepimizin ideali olmalıdır. Zîrâ elimizle, dilimizle ve kalbimizle kötülüğe dur diyebilmek îmanımızın gereğidir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakîkate şöyle işâret edilir: “İyilikler kötülükleri yok eder.” (11/114) (diyanet.gov.tr)
İhmal ettiğimiz her bir iyiliğin yerini ise kötülük işgal eder.
İnsanların güvenini sarsmayın. Güveni sarsılan insan değişir; bu, hayatın değişmeyen kanunudur.
Her yara, kitap ayracı gibi durur hayatımızda. “Nerede kalmıştık?” deriz ve devam ederiz…
İstikâmet üzere yürüyenin yükü ağır, sınavı çetindir. Buna rağmen siz yine de boş işlere takılmayın; mümkünse gülümseyerek istikâmet üzere yürümeye devam edin.
Mecnûn’a sorarlar:
— Leylâ’ya hakkını helâl eder misin?”
— Etmem! deyince:
— Neden?” derler.
Mecnûn buram buram güzellik kokan şu cevabı verir:
— Âhirette helâlleşme bahânesiyle de olsa bir kez daha görürüm diye…”
Kalp, güzel huylarla donatıldığında insanı insan yapan cevher ortaya çıkar. Merhamet, adâlet, şefkat ve vefâ; bunlar kalbin mücevherleridir. Birini aldatmak yalnız bir malı değil, o mücevherlere uzanmaktır. Zîrâ iyilik kalpte kök salar; kök kesildiğinde dallar kurur.
Bu nedenle gün içindeki söylemlerinizi tekrar gözden geçirin; çünkü hayatınız, kelimeleri dile getiriş biçiminize göre şekillenir.
“Allah seni toplasın!” diye eskimeyenler ne güzel duâ ederlermiş.
Ne güzel bir duâdır; hele ki bu çağa karşı…
“Allah seni toplasın!”
Gözünü, kulağını, aklını, yüreğini, hayâlini ağyârdan toplasın.
Allah seni toplasın.
Çünkü toplanmazsan dağılacaksın.
Dağılınca da dağıtacaksın.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“İyilik bir çağrıdır; îmanla güçlenir, ahlâkla kökleşir, umutla yol yürür. Herkes kendi tercihiyle kendi hayatını yaşar; fakat her tercih kalpte bir iz bırakır. İzi güzel olanın yürüyüşü de güzeldir. Güveni koruyun; çünkü güven korunursa huy korunur, huy korunursa insan insan kalır. Birinin kalbini kırmadan önce, onunla bir ömür geçirecek cesâretin var mı, bir kez daha düşün…”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...