Ah… İstanbul... Taşıyla toprağıyla değil, edebi ve ahlâkıyla konuşan bu aziz şehir; fethin ilk ezanıyla mühürlenmiş kadim bir medeniyet yadigârı olduğu kadar, şöhretin felâketinden kaçıp hakîkatin kuytusuna saklanan, kürsülerde değil gönüllerin derinliğinde gizli velîlerin de vatanıdır. Kur’ân bu ölçüyü açıkça verir: “Dikkat edin! Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar.” (Yûnus, 62)
Günün birinde Padişah, vezirine merakla sorar:
— Söyle bakalım vezirim, bu koca İstanbul’da hiç evliyâ var mıdır?”
Vezir, hürmetle eğilir:
— Aman Padişahım! İstanbul evliyâ yatağıdır; bu şehirde velî kullar kum gibidir!” der. Padişah mütecessis bir tavırla;
— Öyleyse hazırlan, tebdil’i-kıyâfet edip o gizli sultanlardan birini bulalım, duâsını talep edelim,” teklifinde bulunur.
Yola düşerler. İlk durakları Mısır Çarşısı’nda küçük bir kumaşçı dükkânıdır. Dükkân sâhibi, gelenleri büyük bir edeple:
— Hoş geldiniz, safâ geldiniz! Maşallah Allâh’ın ne güzel kulları var, buyurun efendim!” diye karşılar. Vezir, raflardaki kumaşların neredeyse yarısını indirtir; şundan yarım metre, bundan bir karış derken her toptan kestirir. Sonunda ise büyük bir kayıtsızlıkla:
— Vazgeçtik, kumaşları beğenmedik!” der.
Kumaşçı, zerre miktar bozulmadan, aynı teslimiyetle gülümser:
— Hay hay efendim! Allâh’ın ne güzel kulları var... Nasip değilmiş, yine bekleriz.” diyerek müşterilerini edeple uğurlar.
Ardından Beyazıt Meydanı’na çıkarlar. Orada elinde sopasıyla “Karpuz!” diye bağıran celâlli bir satıcı görürler. Vezir fısıldar:
— Padişahım, şimdi buradan karpuz alacağız ama sakın hemen beğenmeyin; sıkın, vurun, oyalayın!” Padişah denileni yapar; her karpuzu eller, mıncıklar ama bir türlü almaz. Karpuzcu sonunda dayanamaz ve elindeki sopayı göstererek:
— Bana bak! Alacaksan bir tane al git! Beni o Mısır Çarşısı’ndaki kumaşçı zannetme! Padişahlığına da güvenme, şu sopa ile kafanı kırarım!” diyerek gürler.
Padişah neye uğradığını şaşırır:
— Sus, bizi deşifre etme!” diyerek alelacele bir karpuzu alıp uzaklaşırlar. Padişah hayretler içindedir. Vezir:
— Efendim, şimdi de Süleymâniye’ye gidelim, orada daha size nice Allah dostlarını göstereceğim!” der. Pâdişah;
— Vezir, kâfi! Kumaşçısı da karpuzcusu da evliya olan bu şehirde daha neler vardır kim bilir! Şimdi gidip kumaşçının paralarını verelim, adamcağız zarar etmesin!” der. Geri dönüp kumaşçının hakkını teslim ettiklerinde, dükkân sâhibi yine aynı teslimiyet ve vakar içinde selamlarını alır ve:
— Ya Rabbi hamdolsun, bugün dükkânıma Padişah ve vezirini iki kez gönderdin!” şükrünü duyunca Padişah iyice hayrete düşer ve:
— Vezir, anladım ikisi de Hak dostudur; peki ama hangisi daha üstündür? diye sorar. Akıllı vezir, tarihe geçecek o cevabı verir:
— Padişahım, hangisi üstündür Allah bilir; lâkin bu âlemde laftan anlayana kumaşçı, anlamayana karpuzcu lâzımdır!” Kumaşçı ve karpuzcu ile sarsılan Padişah, nihayet bir kahvehanede o meşhur Gamsız Kul ile karşılaşır; denize düşen elmasa gülümseyen o büyük teslimiyetle tanışınca anlar ki bu şehirde her köşe başı bir sır küpüdür.
Gönül Tahtında Üç Sultan: Sabır, Celâl ve Teslimiyet
Padişahın şaşkınlığı, aslında hepimizin şaşkınlığıdır. Biz evliyâyı hep sakin, hep yumuşak, hep dünyadan kopuk zannederiz. Oysa bu yolun yolcuları, hayatın tam kalbinde, farklı renklerde tecelli ederler. Kumaşçı, karpuzcu ve Gamsız Kul; her biri yukarıdaki âyetin sessiz birer tefsiridir. Kimini sözle uslandırır, kimine ise sopayı gösterince durdurur. Gerektiğinde sarar, gerektiğinde keser. Hz. Ömer’in adâleti gibi… Sertti ama zulmetmedi; vâkurdu ama gevşemedi. Kelâm-ı kibarda ne güzel söylenmiştir: “Herkese aynı ilâcı verirsen, birini iyileştirir, diğerini öldürürsün.”
Kumaşçı, edep ve sabırla imtihanı sırtlanır. O, kesilen kumaşların alınmamasına rağmen kalbini bozmaz; çünkü bilir ki rızık müşterinin değil, Allâh’ın takdiridir. Onun terâzisi kasada değil, kalbindedir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin buyurduğu o eşsiz sırra ermiştir: “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, O sizi kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı.”
Karpuzcu ise başka bir hikmetin aynasıdır. O, edepsizliğe edep öğretmez; sınırı aşana haddini hatırlatır. Zîrâ edep, her zaman yumuşaklık değildir; bâzen sertlik de edebin tâ kendisidir. İmâm-ı Mâlik’in buyurduğu gibi: “Her doğru her yerde söylenmez; her sertlik de zulüm değildir.”
Gamsız Kul ise bu iki makâmın üzerinde, tam bir fenâ hâlindedir. Denize düşen elmasa gülümsemesi, “mülkün gerçek sahibini” tanımasındandır. Necip Fâzıl’ın o sarsılmaz îmanıyla haykırdığı gibi:
“Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
Elindeyse beyazdan ayırt et siyahı!”
Vezirin o hikmetli cevabı, insan terbiyesinin altın ölçüsüdür: “Laftan anlayana kumaşçı, anlamayana karpuzcu lâzım!” Çünkü toplum tek renkten ibâret değildir ve her gönül aynı dilden anlamaz. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Her sözü herkese söyleme; söz, muhâtabına göre söylenir.”
Kur’ân-ı Kerim bu gerçeği ne güzel beyan eder: “Biz her peygamberi, kavminin diliyle gönderdik.” (İbrâhim, 4). Burada “dil” sâdece kelime değildir; hâl de bir dildir, tavır da... Kumaşçı hâliyle konuşur, karpuzcu tavrıyla, Gamsız Kul ise suskunluğuyla. Üçü de doğrudur; yerinde, zamanında ve tadında.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Herkese merhem olacağım diye hakîkati sulandırma; herkesi keseceğim diye merhameti terk etme.
Bugün böylelerini ararken gözümüzü çok uzağa dikiyoruz. Oysa bâzen bir dükkânın köşesinde, bir pazar yerinde, bâzen de sabrını sınadığımız bir insanın kalbindedir. Mesele görmek değil; tanıyabilmektir… Tanımak da kalp işidir, göz işi değil.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...