İnsan ömrü, sanıldığı kadar uzun değildir. Kimi zaman bir nefes, kimi zaman bir karar aralığıdır. Eskiler “Hayat, fırsatların toplamıdır” derken, aslında bu dar vakti işâret eder. Kur’ân bu gerçeği veciz bir sûrette önümüze koyar: “İnsan gerçekten ziyan içindedir.” (Asr, 2)
Ziyan, çoğu zaman kaybettiğimiz şeylerden değil; unutmayı tercih ettiklerimizden doğar.
İşte bu ibretli hikâye, zamanın insanı nasıl aldattığını, imkânın nasıl imtihana dönüştüğünü sessizce anlatır:
Efsâneye göre bir kadın, kucağındaki çocuğu ile bir mağaranın önünden geçerken içeriden gelen bir ses duyar:
— İçeri gir ve ne istersen al, ama en mühim olanı sakın unutma! Ayrıca; sen çıktıktan sonra kapının bir daha asla açılmayacağını da dikkate al... Ancak bu fırsatı da kaçırma, ama yine de en mühim şeyi unutma...” der, durmadan îkaz eder. Kadın mağaraya girer ve büyük bir servetle karşılaşır. Yığınla altın ve mücevherleri görünce şaşkına döner ve çocuğunu yere bırakarak hemen büyük bir hırsla mücevherleri toplamaya başlar. Bu sırada o esrârengiz ses yine duyulur:
— Yalnız sekiz dakikan var...” Sekiz dakika çabuk geçer. Kadın toplamış olduğu kıymetli taşlar ve altınlarla birlikte mağaranın dışına koşar ve kapı kendiliğinden kapanır... Bu sırada çocuğunu içeride unutmuş olduğunun farkına varır, ama iş işten çoktan geçmiştir. Ağlamak, sızlamak, dizini dövmek, saçını-başını yolmak fayda vermez. Kapı bir kere daha açılmamak üzere kapanmıştır. Zenginlik uzun sürmez, ama ümitsizlik hep yaşar. Aynı şey çoğu zaman insanın başına da gelir. Bu dünyada yaklaşık 80 senelik ömrümüz vardır ve bir ses dâima bize:
“Sakın en mühim şeyi unutma!” der gibidir. Mühim olan açık, net bir şekilde bellidir, o da: “Ebedî hayatı kazanmak...” tır. Kaybedilme ve riske sokamayacağımız şeyler:
— Mânevi değerler, doğru inanç, doğru arkadaş, doğru çevre, doğru âile, hakîki dostlar ve sana ayrılan sınırlı hayattır. Maalesef biz en mühim şeyleri çoktan unutmuşa benziyoruz...”
Bu hikâyede mağara dünyayı; içindeki altınlar ise şöhret, mal, makam ve geçici zevkleri temsil eder. Kapı, bir kez kapanan ömrü; kadının kucağındaki çocuk ise insana verilen en kıymetli emâneti simgeler. Emânet unutulduğunda, kazanılan her şey mânâsını yitirir. Resûlullah (ﷺ) bu durumu şu sözüyle teyit eder: ‘Akıllı kişi, nefsini hesâba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.’ Neticede o sekiz dakika, aslında bir ömürlük gafletin sembolüdür. Zîrâ asıl trajedi, kadının içeriye fakir girmesi değil; dışarıya elinde altınlarla ama kucağı boş çıkmasıdır. Çünkü dünya mağarasından ne kadar çok şeyle çıkarsan çık, emâneti içeride bıraktıysan aslında müflissin demektir.
Eskimezler boşuna dememiş.
“Zaman öğretmendir ama ücreti ağırdır; dersi geç alan, bedelini kalpten öder.”
Bu sözler “özlü” değil, ömürlük sözlerdir.
Kadın, mağaraya girerken uyarılmıştır. Tıpkı bizim gibi… Vicdan konuşur, Kur’ân seslenir, ölüm hatırlatır. Fakat göz kamaşınca kulak sağır olur. Kelâm-ı kibâr ne güzel söyler:
“Dünya göze girerse, âhiret kalpten çıkar.”
Kıssanın en acı tarafı, pişmanlığın kapıdan sonra gelmesidir. Kapı kapanmıştır artık. Ağlamak fayda vermez. İşte bu yüzden Kur’ân, insanı ölüm gelmeden uyarır: “Onlardan birine ölüm geldiği zaman der ki: Rabbim! Beni geri döndür…” (Mü’minûn, 99) Ama geri dönüş asla yoktur. Kapı bir daha açılmaz.
Bugün bize de her gün aynı ses fısıldar:
“Sakın en mühim şeyi unutma!”
Fakat biz çoğu zaman bu sesi duymadığımız gibi sustururuz. Daha çok kazanmak için, daha çok görünmek için, daha çok biriktirmek için… Oysa ebedî olan, kasaya değil kalbe konandır. Mevlânâ der ki: “Altın yüküyle gidenler yolda kalır; gönül yüküyle gidenler menzile varır.”
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Hayat, bir mağaraya girmek gibidir. İçeri girerken uyarıldık. Çıkarken hesap vereceğiz. Asıl mesele ne aldığımız değil; neyi unutmadığımızdır. Emâneti içeride bırakıp servetle çıkanlar, aslında en yoksul olanlardır.
Mühim olan bellidir: Ebedî hayatı kazanmaktır. Bunun yolu da doğru îman, doğru ahlâk, doğru dostluk ve doğru istikâmetten geçer. Zîrâ her kazanç kâr değildir; her kayıp da zarar sayılmaz. Önemli olan, kapı kapanmadan önce çocuğu kucağında tutabilmektir.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...