Hayat, en sıradan sabahların ardına saklar en büyük değişimlerini. Tek bir bakış, sessiz bir sabahı kıyâmete çevirebilir. Hayat, çoğu zaman bir anlık bir kararla şekillenir.

Zâlimlerle mazlumlar arasındaki ince çizgide zamanın nasıl işlediği ise pek belli olmaz. Oysa gerçek adâletin hükmü, önünde sonunda mutlaka tecelli eder. Bir sabah, bir zâlimin arzusu, bir marangozun hayatını değiştirecektir. Ama ne kadar büyürse büyüsün, zulmün sonu hep aynı olur: “adâletin zaferi”… Ne der atalar: “Zulümle âbâd olanın âkıbeti berbâd olur.”Zâlim bir hükümdar, şehrin sokaklarında gezinirken bir evin bahçesinde gördüğü kadına gönlünü kaptırır. Adamlarına emreder:

— O kadını sarayıma getirin!” Niyetini anlayan adamları:

— Efendimiz, o kadın şehirli bir marangozun eşidir. Kendisi ve kocası takva sâhibi, çevrede de hürmet gören saygın kimselerdir. Bu arzunuz duyulursa halk arasında infial doğar, düşmanlarınız da bu fırsatı aleyhinize kullanırlar,” derler.

Bu ânı kendisine fırsat bilen içlerinden biri sinsi bir planla:

— Efendim, marangoza bu gece sabaha kadar öd ağacından on süslü sandık yapmasını emredin. Bilirsiniz ki bu imkânsız. Emri yerine getiremeyince idam edersiniz. Böylece eşi dul kalır, size engel kalmaz, kimsenin de söyleyecek sözü olmaz,” der.

Zâlim, bu fikri çok beğenir. Fikir sâhibini ödüllendirirken marangozu da saraya çağırtır ve:

— Bu gece sabaha kadar on süslü sandık yapacaksın. Öd ağacından olacak. Şafakta adamlarım gelip alacak. Aksi takdirde… başın gider!” der.

Marangoz, gözleri dolu dolu evine döner. Hanımına durumu anlatır. Titreyerek helallik ister. Kadın ise şaşılacak kadar sâkindir ve:

— Bey! Dur hele… Sen şimdiye kadar hiç kimseye zulmettin mi?” diye sorar. Marangoz:

— Hayır! Ne kimsenin malına ne de namusuna göz diktim. İşimle gücümle yaşadım,” der.

Kadın, eşinin ellerini tutar, gözlerinin içine bakar. Ve Şuarâ Suresi’nin 227. âyeti gelir aklına: “Zâlimler, nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında görecekler.” Eşine:

— Efendi! Öyleyse korkma! Zulmetmeyen, zulme uğramaz. Sabret. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler…” der.

Marangoz sabaha kadar evinin bir köşesinde oturur. Gözyaşıyla duâ eder. Kapı, tan yeri ağarırken güm güm diye çalınır. Marangoz:

— Eyvah! İşte geldiler! Bir sandık bile yok ortada!” derken adamlar onu hızla dışarı çağırır.

Marangoz, elinde kalan son nefesiyle duâya sarılırken bir milletin vicdânı olan Mehmet Âkif’in sesi düşer yüreğine:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem!

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”

Çünkü zulüm, ne kadar süslenirse süslensin, adı her zaman aynıdır: Haksızlık. Ve Âkif gibi düşünen bir yürek, o gece sessiz bir evde değil, adâletin arandığı her kalpte yaşar. Çünkü tarih, zâlimlerin yazdığı değil; mazlumların duâsında saklı olan hakîkatlerin sesidir. Âkif’in dizeleri her çağın vicdânına hitap eder. Sustuğumuzda değil, haykırdığımızda insan kalırız!

Marangoz, bu düşüncelerle eşine sarılarak vedâ eder ve:

— Görüşmek artık mahşere kaldı hanım!” der. Tam o sırada adamlardan biri:

— Mahşere niye kalsın efendi? Senden istenen sâdece bir tabut!” der. Marangoz şaşırır. Adam îzah eder:

— Bu gece hükümdar âni bir kalp kriziyle öldü. Yeni hükümdar, onun cenâzesi için sizin bir tabut yapmanızı emretti,” der. Marangoz, gözlerini ve ellerini göğe kaldırır:

“Beni zâlimlerden kurtaran Allâh’a hamdolsun! Mü’minûn Sûresi’nin 28. âyetini okur. Çünkü her ömür, aslında bir tabutluk kadardır. Ve zulümle yola çıkanın varacağı durak, ilâhi adâletin hüküm tahtıdır.

Ve nihâyet:

Zulümle yükselenler, bir gün kendi zulmünde boğulurlar.

Mazlumun suskunluğu, duânın yankısında saklıdır.

Çünkü adâlet, kimi zaman geç gelir ama mutlaka gelir.

Ve işte o zaman…

“Hükümdar tahtıyla, marangoz duâsıyla sınanır. Biri yere düşerken, diğeri göğe yükselir.”

Çünkü marangoz hiçbir zaman zulmetmedi, harama el uzatmadı, yalanla dostluk kurmadı. İşte o yüzden kader onu darağacına değil, duâya götürdü.

Ne der Ziyâ Paşa:

“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah,

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah!”

Evet… Sadâkat belki zâhiren ağır gelir ama sonunda en büyük desteği getirir: Allâh’ın yardımı. Sadâkat ağırdır, eğilip bükülmez. Ama eğilmeyene, bükülmeyene Rabbim kefildir.

Resûlullah (s.a.v.) buyurur:

“Mazlumun bedduâsından sakının! Çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.”

Âsâr-ı Gönül ne der ki:

“Hayatın her ânı bir öğrenme fırsatıdır. Eğer kalp saf ve temizse her şeyin anlamı açığa çıkar. Bir bakışla değişen hayatlar, bir kararın ardından şekillenen kaderler vardır. O yüzden her adımında vicdânını, içindeki doğruluğu dinle. Çünkü kalpten geçen her düşünce, hayatını şekillendirir.

Zulme uğramışsan sabret! Çünkü önünde sonunda hak gâlip gelir. Kalbinin sesini dinle, ruhunu temizle ve her şeyin ilâhi bir düzen içinde döndüğünü unutma. Her adımında adâlet ve doğruluk seni doğru yola çıkaracaktır. Zâlime zâlimce karşılık vermek, adâletin vakarını zedeler.

Zulme uğrayanların duâsı ise göğe ulaşan bir ok gibi isâbetlidir; bir gün zâlim de mazlum da kalbinin huzurunu bulur.

“Zâlimin hükmü fânidir, mazlumun duâsı bâki…”

Namık Kemal’in yüzyılları aşan sesiyle mühürlenir bu kıssa:

“Bir gün olur ki küfr ile biter her şehriyâr,

Adl ile payîdâr olur her mülk ü dîvan!”

Zâlimin sarayı ne kadar yüksek olursa olsun, adâletsizlikle yükselen her taht bir gün mutlaka yıkılır. Çünkü zulümle kurulan düzen, duâyla çöker. Mazlumun gözyaşı sessizdir belki ama yerin ve göğün ilâhi terâzisinde ağır çeker. Ve orada yalnızca adl, yâni adâlet kalıcı olur…”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...