İnsanlık, târih boyunca kelimelerle değil, tavırlarla imtihan edilir. Nice sözler vardır ki ağızdan çıkar, rüzgârda savrulur; nice fiiller vardır ki susar ama asırlarca konuşur. İşte mürüvvet, tam da burada başlar: Sözün bittiği, hâlin konuştuğu yerde… Kur’ân-ı Kerîm, bu inceliği bir ölçü olarak önümüze şöyle koyar: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olanla sav.” (Fussilet, 34).
Zîrâ kötülüğü iyilikle savabilmek, her yüreğin harcı değildir; bu, mürüvvet ister. Mürüvvet ki; tasavvuf büyüklerinin lisânında ‘kendi nefsini mahrûm, başkasını mâmur görmek’tir. Zîrâ insan, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe olgunlaşamaz. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizden biriniz, kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe îman etmiş olmaz.” İşte bu hakîkat, zamana kazınmış bir kıssa ile gönüllere mühürlenir:
Hallâc-ı Mansûr hapse atıldığında, hapse düşen bir sûfi ona üç soru sorar ve:
— Cevaplarını ilimden değil fiilden isterim.” der. Sor der Mansûr:
— Sabır nedir?” der sûfi. Hallâc, zincirlenmiş olduğu bileklerindeki ve ayaklarındaki prangaları koparır ve:
— Özgür de olsan takdîrindeki sona râzı olmaktır.” der. İkinci sorusunu sorar sûfi:
— Ben bir fakir sûfiyim söyle bana zenginlik nedir?” der. Hallâc-ı Mansûr önündeki hapishâne yemeği olan kuru ekmeği ısırır ve sudan yudumlayarak tebessüm eder:
— Kanaattir.” der. Söyle der sûfi:
— Mürüvvet nedir?” Hallâc:
— Bunun cevâbı için yarın gel.” der.
Ertesi gün sûfi geldiğinde Hallâc’ı bulamaz çünkü îdam edilmiştir. Sûfi çok üzülür. Gece rüyâsında kıyâmetin koptuğunu görür ve tam cennete girerken Hallâc-ı Mansur’un cellâdını kendisinin yerine cennete soktuğunu görür.
Hallâc, Sûfi’ye döner ve cevaplar onun son sorusunu:
— İşte mürüvvet budur! Din ile kin bir arada olmaz...” der.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurur: “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.” Hallâc-ı Mansûr’un cellâdını cennete sokması, sâdece bir rüyâ değil; mürüvvetin, affın ve ilâhî adâletin tecellîsidir. Çünkü gerçek mürüvvet, kendine zulmedeni bile hayırla anabilmektir. Bu, nefsin değil, rûhun kemâlidir.
Yunus Emre ne güzel söyler:
“Gelin, tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz.”
Mürüvvet, sâdece bir fazîlet değil; çetin bir imtihandır. Haklıyken affetmeyi, güçlü iken eğilmeyi, incinmişken tebessüm etmeyi ve intikam imkânı varken elini çekebilmeyi gerektirir. Bu, sâdece kalbiyle görenlerin, gönlüyle duyanların harcıdır. Kur’ân’da Allah (cc), şöyle buyrur: “İyilik edenlere daha güzeli ve fazlası vardır.” (Yûnus, 26)
İşte Hallâc-ı Mansûr’un cellâdına gösterdiği mürüvvet, bu “daha güzeli”nin bir tecellîsidir. Çünkü o, dîniyle kinini karıştırmamış, affetmenin yüceliğini yaşamış ve yaşatmıştır.
Unutmayalım ki, mürüvvet; sâdece bir davranış değil, bir hâl, bir hâlet-i rûhiyedir. Mürüvvetli insan, kendisine yapılanı değil; kendisinin ne yaptığına bakar. Çünkü bilir ki, “İyilik eden, kendine eder.” (Neml, 40)
Hallâc-ı Mansûr’un bu cevâbı, kitapla değil canla yazılmıştır. Bugün insan, kendisine yapılan bin iyiliği unutur; tek hatayı büyütür. Oysa Kur’ân bize başka bir ahlâk öğretir: “Affetsinler, hoş görsünler. Allâh’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nûr, 22)
Yunus Emre der ki:
“Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı.” Taht kirliyse, oraya sultan gelmez efendi!
Unutmayalım ki mürüvvet; kalbi mezarlığa çevirmemek, düşmanlığı ebedîleştirmemektir. Affetmek güçlünün işi değil, ârifin işidir. Gerçek güç vurmakta değil, vurabilecekken durabilmektedir. “İntikam almak onunla aynı düzeye getirir, affetmek ondan üstün yapar.” der Benjamin Franklin. Konfüçyüs ise “Zayıf insanlar intikam alır, güçlü insanlar affeder, zeki insanlar ise umursamazlar.” derken; “İyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin, iyiliğe kötülük ise şer kişinin işidir.” der Şeyh Edebâli. “Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.” der Friedrich Schiller de. Bu sözler; intikamın zayıflık, affetmenin ise olgunluk ve bilgelik (âriflik) olduğunu vurgulayan yaklaşımlardır.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Mürüvvet, insanın kendi nefsine karşı kazandığı en büyük zafer; hukukun bittiği yerde vicdânın başladığı o yüce adâlettir. Kinle dolan bir sine, kendi karanlığında boğulup yolun sonunu göremezken; rahmetle çarpan bir kalp, kendisine kasteden celladını bile hidâyet duâsıyla cennete taşıyacak bir enginliğe ulaşır. Başkasının düşüşüne sevinmek nefsin cehennemi, onun kurtuluşuyla ferahlamak ise ruhun cennetidir. Hakîki mürüvvet; intikamın gücüne değil, merhametin asâletine tutunarak, her adâletsizliğe Hakk’ın lütfuyla cevap verebilmektir.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...