Evlilik, yalnızca iki bedenin yan yana gelmesi değil; iki yüreğin aynı ritimde atması, iki ahlâkın aynı değerlerde buluşması ve iki hayatın ortak bir istikâmete doğru yürümeye niyet etmesidir; çünkü nikâh, sâdece bir imza değil, kalbin onaylamadığı, ruhun kabul etmediği bir kapıyı açmayan kutsal bir sözleşmedir; gerçek bir birliktelik ise, sevgiyle yoğrulmuş anlayış, karşılıklı saygı ve ortak değerler üzerine inşâ edilen bir ömürlük yoldur.

Moğol fitnesinin kopmadığı yıllar... Asya’ya yön veren efsâne şehir Merv mücevher gibi parlar. Muhteşem beldenin sevilen Kâdısı, kızının büyüdüğünü ancak dünürler kapıya dayanınca anlar. Daha dün ardı sıra koşuşturan, ip atlayan, seksek oynayan çocuğa talipler çıkmıştır. Acelesi yoktur, ince eler, sık dokur, biricik kızını vereceği adamda çok şey arar Kâdı Efendi.

“Mübârek” adlı bir de kölesi vardır, bu garip yıllardır bağına-bahçesine bakar. Bir yaz günü Kâdı Efendi, dünürlerini ve damat adaylarını tanımak maksadıyla misâfirlerini bağında ağırlamak ister. Ona da misâfirler için bağın en güzel üzümlerini getirmesini söyler. Yemekler yenilir, içecekler içilir, sıra meyve ikrâmına gelir.

Köle Mübârek, tanesi en iri olan salkımları seçer; yıkar, paklar, önlerine koyar. Koyar koymasına ama sanki bu güzel ziyâfetin üstüne limon sıkılmıştır; ağzına atanların kaşları çatılır, yüzler kırışır. Üzümler ekşi mi ekşidir. Hani bir salkımcık olsun tatlısı… Kâdı Efendi dayanamaz; sepeti koluna geçirdiği gibi bağa dalar. Bir yandan üzüm keser, bir yandan kölesini azarlar ve:

— Beceriksizliğin bu kadarına da pes yâni. Ömrün burada geçsin, sen üzümün ekşisini tatlısından ayırama. Şu kehribar gibi sararmış, kızıl benekli salkımlar dururken, yeşilleri niye getirirsin anlat bana be adam.” der. Mübârek:

— Siz bana en güzellerini getirin dediniz. Bende onların tâneleri daha iri ve güzel olduğu için onları getirdim Efendim.” der. Kâdı:

— Be adam! Sen yeşil tânelerin koruk, korukların da ekşi olduğunu öğrenemedin mi hâlâ?” der. Mübârek “Edep ne konuştuğunda gizlidir ne de sustuğunda. Edep, nereye ne kadar ses vereceğini bilmektir.” sözleri aklına gelirde ellerini iki yana açarak şöyle fısıldar:

— Nereden öğrenebilirdim ki Efendim!” der. Bunu işiten Kâdı, hayretle sorar:

— Canım nereden öğreneceksin elbette tadarak.” der. Mübârek:

— Benim olmayan üzümleri mi Efendim?” der. Kâdı şaşkınlık içerisinde “Biri gelir seni sen eder, biri gelir seni senden eder.” cümleleri gelir aklına da:

— Şimdi, sen yıllarca burada çalışıyorsun ve hiç üzüm yemedin mi yâni?” der.

— Bana öyle bir izin verdiniz mi? Bana sâdece bahçeye bakıver dediniz Efendim!” der. Düşünün, bir bağ elinden geçsin ağzına tek üzüm tânesi atma... Kâdı tutulur kalır, kölesinin ter temiz bir genç olduğunu biliyordur ama bu kadarına, o da şaşar. Misâfirlerini uğurladıktan sonra Mübârek’i bir kenara çeker:

— Sana bir şey soracağım. Duymuşsundur benim bir kızım var ve tâlipleri bunaltmaya başladılar. Üzerime üzerime sıkı geliyor, eşiğimi aşındırıyorlar. Aralarında subaylar var, emirler var, tüccarlar var... Kimi sandık sandık mücevher vâdediyor, kimi tapu üstüne tapu koyuyor. Sanki damat adayları resmi geçide çıktılar, asiller, zenginler, yakışıklılar... Sâhi yerimde olsan, bir kızın olsa sen nasıl bir damat seçimi yapardın?” der. Mübârek:

— Efendim siz de bilirsiniz ya, Yahûdîler mala, Hıristiyanlar güzelliğe, Câhiliyye devri Arabları ise soya sopa bakarlar. Asr-ı saâdet yıllarında ise sâdece ihlas ve takva ararlar. Ama zamânımızda makama, mevkiye çok îtibar ediyorlar.” der. Kâdı alacağını alır ve devam eder:

— Pekî, sana bir soru daha.” Mübârek:

— Buyrun Efendim?” der.

— Oğlum Mübârek, kızımı sana nikahlasam onunla evlenir misin söyle bana?” der Kâdı. Söylenenler karşısında ne diyeceğini bilemeyen Mübârek:

— İyi de kızınız benim gibi değersiz bir köleyle nikahlanmak ister mi acaba? Biliyorsunuz İslam’da küfüvv (denklik) diye bir şey var Efendim.” der. Kâdı:

— Ona da soracağız elbet, rızâsını almadan olmaz.” der. Esat Muhlis Paşa’nın dizelerinde dile getirdiği gibi:

“Kıymet ü kadr-i hayât-ı pederi bilmeyene,

Bildirir sonra zamâne ne imiş kıymet-i eb.”

“Yaşarken babasının değerini bilmeyene, Bildirir sonra zaman, neymiş değeri babanın.” der ya kız sonraya bırakmaz babasının kıymetini ve olur der babasının teklif ettiği bu izdivaca. Alır da... Olur da... Kızının görüşlerini de alan Kâdı Efendi hayırlı işi geciktirmez, onlara şirin bir ev açar mütevâzi bir düğünle girerler dünya evine.

Ne var ki zifaf gecesi başta olmak üzere, bir, beş, on beş, yirmi beş, otuz beş gün geçer; Mübârek her gün hanımından bir bahâneyle hep uzak durur. Bâzen bağda, bâzen bahçede yatar. Bu imtihanın asıl ağırlığı nikâhtan sonra başlar; lâkin o bahis, başka bir vakte emânet olsun…

Âsâr-ı Gönül de:

“Her söz bir izdir; kimi kalpte çiçek açar, kimi kulakta solup gider. Bu defter, kalpten dökülenlerin izini sürenlere, sükûtun sesini duyanlara yazılmıştır. Âsâr-ı Gönül, kelimeleriyle değil, niyetiyle konuşur. Anlayan için sırdır, anlamak isteyene yoldur.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar... Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...