“Bir kuyudan ne çıkarsa kârdır?”
Kimi su bekler, kimi maden… Ama bâzen bir ders çıkar ki, hepsine bedeldir.
Zamanın birinde bir avukat, ihtiyar bir öğretmene su kuyusu satar. Aradan birkaç gün geçer, avukat tekrar gelir:
— Efendim, kuyuyu sattım ama suyu değil! Eğer suyu da kullanmak isterseniz, ayrıca ücret ödemeniz gerekir.” der.
Bu söz, hukukun diliyle söylenmiş gibi görünse de, hakîkatten kopuk bir kazanç arayışıdır. ihtiyar öğretmen hafif tebessüm eder ve istihzâ yollu muhatabına:
— Efendi; ben de size diyecektim ki, kuyumda su tutuyorsunuz. Yarından îtibâren kira işlemeye başlar!” der.
Bu cevap, sâdece bir karşılık değil; mânânın, menfaate karşı zarif bir direniş ve zaferidir.
Avukat duydukları karşısında mahcup olur, utanır toparlanır ve:
— Şaka yapmıştım beyefendi.” diyebilir yutkunarak.
Çünkü hakîkatle karşılaşan hîle, uzun süre ayakta duramaz.
İhtiyar öğretmen, şâirin şu dizelerini hatırından geçirir de:
“Dünyâya dalma encâmı hasret,
Gaflette kalma çünki nedâmet,
Râh-ı se’âdettir râh-ı tâ’at,
Her vakt ü sâ’at eyle ibâdet…” (Dünyaya dalma, sonu pişmanlıktır. Gaflette kalma, sonu üzüntüdür. Mutluluk yolu ibâdet ve itaat yoludur. Her vakit ve her saat kulluk bilincinde ol.) Sonra yine hafif bir tebessümle muhatabına:
— Evlât, sizin gibiler bizimle okuduktan sonra böyle avukat oluyor.” der.
Bu söz, bir serzeniş değil; kırmadan, üzmeden, incitmeden îkaz eden bir irşaddır.
İşte o tebessümün içinde böyle nice hikmet gizlidir. Bu küçük diyalogda öyle bir denge, öyle bir vakar vardır ki, kelimeler âdeta mîzân kesilir. Çünkü burada sâdece bir alışveriş değil; mânâ ile menfaatin mücâdelesi yaşanır.
İşte tam bu noktada unutulan hakîkat insana kendini hatırlatır:
“Mânâ gider anlam ölür,
İnanç gider toplum çözülür.
Mânâ gelir anlam dirilir,
İnanç gelir toplum dirilir.
Her şey zıddı ile bilinir.”
Zîrâ kuyunun suyu nasıl ki aslından ayrı düşünülemezse, sözün mânâsı da hakîkatten koparılamaz. Suyu inkâr edilen kuyu ne kadar anlamsızsa, mânâsı eksik söz de o kadar boştur.
İhtiyar öğretmen, bilgeliğiyle muhatabına incitmeden yol gösterir. Çünkü bilir ki hak, sâdece yüksek sesle bağırarak değil; vakar ve zarâfetle de savunulabilir.
Yüce Mevlâ el-Bakara Sûresinin 42. âyeti kerîmesinde:
“Hakkı bâtılla karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin.” buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de:
“Bizi aldatan bizden değildir.” diye îkaz eder hinlik yapanları ve ona meyledenleri.
Bu îkazlar, asırlar öncesinden bugüne uzanan bir ahlâk çizgisidir.
Bugün de manzara çok farklı değildir:
Kimi malı satar, içindekini gizler.
Kimi söz verir, arkasını boş bırakır.
Kimi dostluk sunar, samîmiyeti eksik eder.
Lâkin hayat, er ya da geç suyu da, sâhibini de ortaya çıkarır. Çünkü hakîkat, üzeri örtülse de asla kaybolmaz. “Hakikatin ortaya çıkma gibi bir huyu var.” sözünde olduğu gibi.
“Hile ile bağlanan düğüm, yine hile ile çözülür; gönül düğümünü ise ancak muhabbet çözer.”
Demek ki mesele sâdece kazanmak değil; doğru şekilde kazanabilmektir.
İhtiyar öğretmen o gün sâdece bir hakkı savunmaz; bir gönle de istikâmet çizer.
Fyodor Dostoyevski’nin şu sözü de bu zeminde anlam bulur:
“Şimdi tüm dürüst insanlar huzursuz; yalnızca vasat olanlar rahattır.”
Çünkü hakka bağlılık, çoğu zaman kolay değil; fakat çok değerlidir.
Yâni her sözün bir vakti, her îkâzın bir yeri vardır. Hikmet, sözü yerinde ve zamanında söyleyebilmektir.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Susuz kuyu olmaz; lâkin edepten yoksun her söz de gönül doyurmaz.
Sözün kıymeti, içindeki hak ve hikmet suyuyla ölçülür.
Hakîkati taşımayan kelâm, kuyusu kurumuş bir çığlıktan farksızdır.
Gönüller, edep ve nezâketle yoğrulmuş söz ister; aksi hâlde söz, ağızdan çıkar ama kalbe varamaz.
Ne güzel demiş eskimezler:
‘Söz söyleyen çok olur, hikmetle bakan ve edeple sunan az bulunur.”
Elbette anlayana, anlamak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...