Bir musluk başlığı, ucuz bir malzeme ve yanıltıcı vaatlerin nasıl bir araya geldiğini görebilirsiniz. Müteahhit malı... Kulağa ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu, sâdece inşaat sektöründe değil, hayatın her alanında karşılaştığımız bir kavramdır. Dışarıdan parlak, içerisi boş. Çıkarlar için göz boyamak, kısa vâdeli kazançlar peşinde koşmak...

Ancak ne zaman ki yüreğimizdeki hakîkat ışığı sönmeye başlar, o zaman bu müteahhit malının ruhumuza nasıl etki ettiğini fark ederiz. Kimi zaman duvarlarda, kimi zaman sözlerde, kimi zaman da ibâdetlerde gizlidir bu “müteahhit malı”. Evet, bu yazıda sâdece evdeki musluğu değil, hayatımızdaki boş vaatleri de sorguluyoruz.

Yeni bir ev kiralayan hanımefendinin musluk başlığı birkaç kez arızalanır, en sonunda da elinde kalır. Tesisatçıyı arar. Şikâyeti dinledikten sonra getireceği parça hakkında:

— Abla, hangi musluğu getireyim?” diye sorar.

— Elinde ne var?” der kadın. Tesisatçı:

— Üç çeşit musluk var, abla. Bir tane ucuz olan var, müteahhit malı yâni... Orta var, bir de pahalı ama en iyisi var. Bunu ev sâhipleri taktırıyor.” diye fiyatlarını söyler.

Tanımlamarına hayret ettikten sonra kiracı olmanın psikolojisiyle orta olanını tercih eder.

Tesisatçı, getirir ve takar. Bozulan musluğu eline alır, evirir, çevirir ve:

— Abla, bu müteahhit malı, en ucuzu. Çok çabuk elinde kalır,” der. Kadın:

— Öyle oldu zâten, ilk kiracı biziz ve daha senesi dolmadı,” der. O gittikten sonra aklına “müteahhit malı” kavramı takılır.

Müteahhit; “Herhangi bir işi vaktinde ve en uygun, en sağlam şekilde bitirmeyi taahhüt eden, söz veren kişidir.” Ancak ne yazık ki, bâzı müteahhitler ne ahdine sadık kalıyor ne de vaadini yerine getiriyor.

Her şeyi süper lüks ve kaliteli yapacağını taahhüt eder, ancak krom zannettiğimiz musluk kararır, kristal cam zannettiğimiz avize plastik çıkar, laminat parke açılır, vs. Ucuz malla îmal ettiği yapıyı uzun ömürlü diye yutturmaya çalışır. Ağızları öyle laf yapar ki, susuz yutarız.

Onların nasıl bir mal kullandığını ancak bilirkişiler ve tecrübeli kimseler anlar. İşte hayatın her alanında olduğu gibi burada da doğruluk esas olmalıdır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab Suresi, 70. Ayet)

Burada, doğruluğun sâdece konuşmakla değil, icraatla da olduğunu, müteahhit malı ve vaatlerle yaşamaya çalışanlardan, doğru yolda kalabilenlerin farkını vurguluyoruz. Çünkü her şeyin en iyi ve en doğru olmasını istemek, en başta içimizin doğruluğuyla mümkündür.

Dünyada hepimiz kiracıyız; ama sanki ev sâhibiymişiz gibi, her şeyin en iyisini ve en güzeline sâhip olma arzusu ile hareket ediyoruz.

Yarın öleceğimizi bilirken, eşyâlarımızın uzun garantilerini önemsiyoruz.

Ahiret âleminin ebedî olduğu dilimizde pelesenktir.

Mevlânâ: “Sözleriniz kalbinizi yansıtır, kalbinizi dolduran şey neyse, o söze dökülür. Eğer kalbiniz boşsa, sözleriniz de boş olacaktır.” der.

Hayat kısa. Dünyalıklar geçici. Âhiret ise ebedî. Madem Cennet’te köşkler istiyoruz, o zaman elimizdeki malzemenin kalitesine dikkat etmeliyiz.

Rabbimize hangi yüzle döneceğimizi düşünmeli, “ahdimizi” sağlam tutmalıyız.

Ve gün gelir, bir bakarız ki: Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi,

“Bir şey, evet bir şey,

Kendi içinden,

Kırıldı...”

Ve o kırık ses, içimizde yankılanmalıdır.

Hangi malzeme ile, hangi niyetle inşâ ettik kendimizi?

Bu söz, hayatımızda çokça karşılaştığımız “müteahhit malı” olgusunun kalp ve niyetle bağlantısını kurar. Dışarıdan parlayan, ancak içi boş olan her şey gibi, kalbin boşluğu da söze yansır.

Cennette köşklerimiz olacak diye hayal ederiz. Kalû Belâ’da verdiğimiz sözle, hangi yüz ve hangi niyetle Rabbimizin huzuruna varacağız?

Neresinden tutsan elimizde kalan kulluk vazifelerimizi ne zaman kaliteli hâle getireceğiz?

Bunun için bir niyet ve çabamız var mı? Malzemeden çalındığında binamız, ibâdetten çaldığımızda ise kalbimiz çöker.

İbâdetlerimizde ve namazlarımızda, ruhumuzu eksik bıraktık... Sadakalarımızı ve amellerimizi içten değil, amacından sapmış yalnızca gözlere hitap edecek görsel şeklinde sunduk...

Veya bizim şa’şalı kutlamalarımız veya gayr-i ahlâkî hâllerimiz ne olacak?

Biz de bâzen kalbimizin müteahhidi oluyoruz; kimi kandırıyoruz, kimi aldattığımızı zannediyoruz? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bizi aldatan bizden değildir.”

Bu hadis, yalnızca işin içinde hilekârlık barındıranları değil, aynı zamanda vicdanen sahtekârlık yapan her davranışı da reddeder. Müteahhit malı gibi, içerisi boş vaatler ve çıkarlar üzerine kurulu her şeyin de sonu mutlaka açığa çıkar.

Oysa insan, içten içe bilir: İşte o gün, kalbimizin sesi bize gerçek kaliteyi hatırlatır: Sözde değil, özde dürüstlük... Gösterişte değil, sadâkatte güzellik.

İşte o kırılmayı hissettiğimiz anda, kalbimizin gerçek sâhibini hatırlamak zorunda kalırız. Ve kendimize şu soruyu sormalıyız: Nerede, hangi yaldızlı yalandan kırıldık da geçiciyi ebedî sanarak aldandık?

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Hayat, her şeyin bir karşılığı olduğunu anlamaktır. Dünya, geçici olanın; âhiret ise ebedî olanın yurdudur. Kim ne kadar müteahhit malı kullanırsa, onu da yaratan O’dur. Ama müteahhit malından ziyâde, biz, kalbimizi hangi mal ile donatıyoruz, bu önemli.

İnsanın inşâ ettiği iç dünyasının malzemesi, yalnızca niyetinden beslenir. Niyeti saf olmayanın temelleri ne kadar sağlam olabilir ki? Kuyruğu dik gösteren, içi boş kibir yelidir. Hakîkat, vakarla yükselir; riyâ ise köksüzdür, en ufak sarsıntıda yıkılır.”

Elbette anlayana, anlamak isteyene…

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...