Hayat bâzen bir kuşun feryâdı gibidir; her sesini duyup anlamaya çalışırız ama çoğu kez gerçekleri görmezden geliriz. Kıyâmet bir felâket değildir; herkesin kendi kıyâmeti vardır ve bu, kaçınılmaz bir gerçektir. Bu yazı; kıyâmet kavramını yeniden düşünmek ve her birimizin kendine âit olan o mutlak sona nasıl hazırlıklı olabileceğimizi sorgulamak için bir çağrıdır.
Avcı adam bir kuş yakalar. Kuş, çırpınarak bağırmaya başlar:
— Kıyâmet kopacak! Kıyâmet kopacak!”
Avcı kısa bir süre düşündükten sonra kuşu serbest bırakmaya karar verir:
— Kıyâmet kopacaksa, bırakayım uçsun...” der ve kuşu serbest bırakır.
Kuş, uçarak yakındaki bir ağacın dalına konar. Bir süre geçer, ortalıkta bir değişiklik olmaz. Avcı kuşa seslenir:
— Hani kıyâmet kopacaktı? Beni neden kandırdın?”
Kuş, dalların arasından adama şöyle yanıt verir:
— Her canlının kıyâmeti kendi ölümüdür. Sen beni öldürecektin; ölümüm benim kıyâmetim olacaktı. O yüzden öyle feryat ettim. Sen dünyanın kıyâmetini bir kenara bırak, kendi kıyâmetine odaklan! Ölümüne hazır mısın?”
Hayat bazen ‘kıyâmet’i dışarıda aramamıza neden olur; halbuki her canlının kıyâmeti kendi ölümüyle başlar. Dünyevî olan, geçici olan hiçbir şey ebedî değildir. Ve bizler, çoğu zaman kıyâmet kavramını uzaklarda bir gün beklediğimiz bir şey olarak düşünürken; asıl kıyâmet her birimizin iç dünyasında, kendi ölümlerimize dâir sorularda gizlidir. Şâirin dediği gibi:
Kurulsa pazarın, hiçe gidersin,
Sen zâtını âlemde cevher mi sandın?
Yarın ola hayrola derken, göçe gidersin,
Sen bu âlemi kendine Kevser mi sandın?
Nice sultanlar geçti, adı kül oldu,
Bir nefeslik cânı ebediyet mi sandın?
Omzuna yüklediğin gururdan haberin yok,
Toprağın çağrısını yalan mı sandın?
Kırık bir kalp ederken niyâz;
Sen o âhı, rüzgârı, o sözü hiç mi sandın?
Bir gün terazide susar bütün sözler,
Ağırlığın neyse odur;
Gölgen bile senden şâhitlik isterken,
Kendini hakikatten âzâd mı sandın...
Hayat, belirsizliklerle örülü bir hakîkattir. Ne zaman, nerede ve nasıl öleceğimizi bilmeden yaşarken, bu bilinmezlik içinde her ânımızda ölümün yakınlığını hissetmeli ve hazırlıklı olmalıyız. Nitekim âyet-i kerîmede Rabbimiz: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/185) buyurmaktadır. Yâni; “Uğruna yandığımız bu dünya, bir Fâtiha ve bir salâdan ibârettir.” Mevlânâ da şöyle der: “Ölüm, sevgilinin elinden içilen bir aşk şarabıdır; korkma, sevin!”
Yâni; “Herkes kendi kıyâmetine uyanmalıdır. Dışarıda kıyâmet koparken, içindeki kıyâmeti hissetmelisin.” Herkesin kıyâmeti farklıdır; birinin kıyâmeti geçirdiği o an, bir başkası için sâdece bir uyarıdır. Pekî ya biz, kendi kıyâmetimize ne kadar hazırlıklıyız? Dışarıda felâketler olurken, biz kendi içimize göz atıyor muyuz?
İnsan en çok, geçici arzulara kapılıp kalp ve ruhunu ihmal etmekle yanılır. Dünyada topladığımız her şey âhirete gitmez; sâdece ruh ve kalbimiz kalıcıdır. “Yaratılmışları râzı etmek için yaratılmadık.” (Lem nuhlek li nurdî’l-halk.) Bu nedenle gaflet, en büyük yıkımdır; insanın, ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiği halde her ânını boş bir şekilde geçirmesi, kendi sonunu hazırlamasıdır.
Necip Fâzil da der ki:
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”
O halde ölümden korkmak değil, ölüme hazırlıksız yakalanmaktan korkulmalıdır. Şâirin bir nasîhatinde ise ölüm şöyle geçer:
“Ey gönül, ölüm sana sır değil; hazır ol!
Yol görünür, azık gerek; gafletle oyalanma!”
İşte bu teslimiyetle hayatı yaşamalı, her an kıyâmetin kopabileceğini bilerek nefes almalıyız. Gazâli ne güzel söyler: “Dünya büyüdükçe insan büyümez. İnsan, kalbi büyüdükçe büyür.”
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Hayatı teslimiyetle yaşamalıyız; her nefeste ölümün yakınlığını hissederek, her hareketimizi anlamla yapmalıyız. Teslimiyet, sâdece bir kabulleniş değil; ruhsal bir iç huzurun başlangıcıdır. Kıyâmetini içsel olarak kabullenip, her ânını buna göre yaşamak, insanın gerçek anlamda dirilişe ulaşmasıdır.
Hayat, her şeyin bir karşılığı olduğunu anlamaktır. Dünya geçici olanın, âhiret ise ebedî olanın yurdudur. İnsan, üzerine titrediği bu fâni mülkü inşa ederken ne kadar dünyevî malzeme kullanırsa kullansın; asıl mesele, kalbini hangi ebedî hakîkatle donattığıdır.”
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...