Hayat, bazen kaybettiğimiz şeylerin peşinden sürükler bizi. Bir bakarsınız, gözlerinizin önündeki bir şey yıllar sonra geri gelir; ama bazen de o kayıp, bir daha hiç dönmeyecek bir yola çıkar. Her kayıp, ardında bir soru bırakır: Gerçekten kaybettik mi, yoksa aslında beklediğimiz kısmet bizimle miydi?
Semerkand’ın bir köyünde, semerci ustası, yıllardır biriktirdiği emeğini ve sabrını, bir semerin içine gizler. Fakat o semerin içinde, yalnızca koltuğunu yapan ustanın değil, bir kaderin de izi vardır. Bu hikâye, bir semerin ardında gizlenen sadece maddi bir değer değil, aynı zamanda güvenin, sabrın ve kısmetin nasıl dönüp dolaşarak insanın karşısına çıktığını anlatır. Kısmet, bazen yıllar sonra, bir anlık gözden kaçan bir detayda yeniden hayatımıza dokunur. Bu yolculukta kaybolan bir semerin ardında saklı olan kısmeti birlikte keşfedelim…
Semerkand’da bir semerci ustası, oğluyla birlikte hem yeni semerler yapar hem de eskiyenleri tamir eder. Baba-oğul, alın teriyle sürdürdükleri bu sâde hayatın içinde debelenip giderler. Semerci ustası baba, mesleğinin bir nişânesi olarak dükkânındaki koltuğunu bile semerden yapmıştır. Ancak bu semerin bilinen bir özelliği daha vardır: İçinde gizli bir para kasası bulunur. Bunu ne müşteriler ne de oğlu bilir.
Bir gün semerci ustası, bir aylık bir seyahat için Semerkand’dan ayrılır. Gitmeden önce oğluna, dükkândaki semerlerin hepsini satabileceğini, ancak kendi kullandığı semeri asla satmamasını tembihler.
Fakat işler bazen tembihlerle yürümez. Oğul, semercilik işini sürdürür; gelen müşterilere semer satar. Ancak bir akşam bir yolcu gelir, ısrarla babasının satma dediği semer koltuğu almak ister. Oğul da babasının “koltuk” olarak kullandığı semeri üç katı fiyata satarak müşteriye verir.
Baba döndüğünde koltuğun yerinde olmadığını fark eder. Oğlunun bu semeri sattığını ve iyi bir kâr ettiğini anlatması üzerine yüreğinde bir sızı hisseder. Dışarıya bir şey belli etmez ama içten içe kahrolur. Çünkü o semerde yıllarca biriktirdiği emeği, güveni ve geleceği vardır.
Aramaya başlar. Semerkand, Buhârâ… Gece gündüz demeden dolaşır. Han han, şehir şehir gezer; ama ne semeri bulabilir ne de içindeki emeği. Yorgunluğu ve umutsuzluğu, dilinden dökülen şu beyitte yankı bulur sanki:
“Dizimde kalmadı tâkat, nasîb araya araya,
Dolandırdı bizi kısmet, Semerkand’ı Buhârâ’yı…”
Aylar, belki yıllar geçer. Umudunu kaybeden usta, işine döner. Bir gün bir müşteri, tamir için eski bir semerle gelir. Baba semeri görür görmez tanır: Yıllar önce kaybettiği semerdir bu! Fakat ustalık hem zanaatta hem sabırdadır. Belli etmez. Müşteriye, yeni bir semer verip bu eskisini kendisinde bırakmasını teklif eder. Müşteri memnuniyetle kabul eder.
Baba, semeri eline alır almaz gizli bölmeyi açar. Paralar yerli yerindedir. Yıllar sonra gelen kısmet, bir kez daha şu beyti hatırlatır:
“Ne lâzımdır sana gezmek Semerkand’ı Buhârâ’yı
Sana taksîm olan kısmet gelir arayı arayı…”
Bu hikâye sadece bir semer ustasının değil, aslında hepimizin hikâyesidir. Kimi zaman çok ararız; belki de içimizde ya da elimizin altındaki nasîbi kaçırırız. Kimi zaman bir kelimeyle, kimi zaman bir sabırsızlıkla…
Bugün hayatınızda eksik sandığınız şeyin, yarın bir müşteri kılığıyla kapınızı çalabileceğini unutmayın.
Çünkü:
“Kısmet etmiş ise Mevlâ; el getirir, yel getirir, sel getirir…
Kısmet etmez ise Mevlâ; el götürür, yel götürür, sel götürür…”
Her insanın hayatında bir semer, bir kayıp ya da bir arayış vardır. Belki de içindeki en kıymetli şeyin kaybolduğu an, senin en büyük kısmetin olacak. Ne zaman, nerede ve nasıl karşına çıkacağını bilemezsin; ama bir şey kesin: Kısmet, her zaman en beklemediğin anda gelir.
Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Bazen “kaybettik” sandığın şey, aslında beklediğin zamanın en güzel hediyesi olabilir. İşte sabırla beklemek, belki de hayatın en önemli dersidir. Yüce Mevlâ Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ve bilmezsiniz, belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; Hoşlandığınız bir şey de sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Bakara Sûresi, 216) buyurmaktadır. Efendimiz (s.a.v.) de: “Bir şeyi kaybettiğinizde aramayın; eğer sizin nasîbinizse zaten size döner.”.
Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene…
Hâsıl-ı Kelâm!
“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...