Tasavvuf büyüklerinden İmam Kuşeyrî, meşhur Şakîk-i Belhî’nin zühd yoluna girme sebebini şöyle anlatır: Şakîk, Türkistan’a ticaret için gittiğinde bir putperestle karşılaşır. Ona Allâh’a inanmasını söylediğinde putperest, ‘Madem Allah her şeye kâdirdir, seni kendi memleketinde rızıklandırmaya kâdir değil miydi de buralara geldin?’ der. Şakîk bu söz üzerine uyanır, ticâreti bırakıp zühd yolunu seçer.

Tıpkı bu olayda olduğu gibi, bir insanın hayatını ve bakış açısını değiştirecek; toplumun vicdânını ve ahlâkını sınayacak ibretlik bir hüsnüzan imtihanını paylaşmak istiyorum. Mehmet Âkif’in “Hayâ sıyrılmış, inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde” dizelerinde dile getirdiği toplumsal aşınma, Şeyh Hâdi’ye atılan iftiraların ve onun dışlanmasının arkasındaki derin acıyı özetler niteliktedir. İftira ve hatalı yargılarla bir insanın hayatı altüst olurken, toplumun sorgulamadan sırt çevirme eğilimi büyük bir vicdanî çöküşü gözler önüne serer...

Yıllar öncedir. Çocuk, mahalle camisine gitmek için erken saatlerde camiye gider. Caminin imamı olan Şeyh Hâdi, mahalle tarafından çok sevilen ve saygı duyulan bir zattır. Bir gün akşam namazını kılmak üzere camiye geldiğinde, abdest almak için abdesthaneye iner. Ancak tuvaletlerin boşalmasını beklerken, imam Şeyh Hâdi’nin abdest almadan camiye çıktığını fark eder. Merak ederek peşinden gider ve abdest almadan direk camiye girip ezanı okur ve namazı kıldırmaya mihrâba yöneldiğini görür.

Hemen, yıllardır yakın ilişkide olduğu Hacı Ali Efendi’ye gidip olanları anlatır. Hacı Ali Efendi, şaşkınlık içinde:

Madem Hoca abdestsiz namaz kıldırıyor, o halde biz de münferit kılarız,” der. Bu olay, mahallede hızla yayılır ve halk, Şeyh Hâdi’nin “abdestsiz namaz kıldırdığına” inanarak cemaatle birlikte namazı terk eder. Artık kimse onun arkasında namaz kılmaz. Bu olay, Şeyh Hâdi’nin itibarını sarsar, âilesiyle arası açılır, eşi onu terk eder ve çocukları da onu dışlar. Sonuçta, imamlık görevini bırakarak şehri terk etmek zorunda kalır.

Bununla birlikte Hacı Ali Efendi’nin içinde bir şüphe vardır. İki yıl sonra Umre’ye gittiğinde, orada geçirdiği hastalık süreci sırasında, iğne yaptırırken aklına Şeyh Hâdi gelir. Onun, tuvalete girerken abdest almadığına dâir söylentilerin doğru olup olmadığını sorgulamaya başlar. Birden gözleri kararır, dünya başıma yıkılır âdeta ve kendi kendine:

Acaba Şeyh Hâdi de benim gibi iğne yerini kontrol etmek için mi tuvalete girmişti?” diye mırıldanır.

Aklı durur sanki o gece uyuyamaz. Büyük bir vicdan azabı duyar. Şeyh Hâdi’yi hiç sorgulamadan, neyi ne kadar doğru bildiklerini anlamadan suçlayarak câhillik içinde bilmeden, anlamadan, araştırmadan ve yüzleşmeden, Allah rızâsı adı altında haysiyetiyle oynamış, îtibârını beş paralık etmiş, evini yıkmış ve eşinin çocuklarının bile onu terk etmesine sebep olmuşlardır.

Ertesi sabah, onu aramak için çarşıya gider ve Hacı Ahmed isminde bir kişiden, Şeyh Hâdi’nin Necef’e gitmek üzere ayrıldığını öğrenir. Hacı Ahmed, o günleri şöyle anlatır:

İki yıl önce, Hâdi Efendi bana geldi. Çok üzgündü ve dertli bir şekilde oturdu. Ne olduğunu sorduğumda, bana şunları söyledi:Yaptırdığım iğnenin yerini kontrol etmek için tuvalete girdim, abdestsiz değildim. Ama birileri bana, abdestsiz namaz kıldırıyor dediler. Cemaat de buna inanıp beni dışladı. Ne olur bana, şâhit ol. Bu şehirden gidiyorum, Necef’e gideceğim’ dedi. Ve bir daha ondan haber almadık.” der. Hacı Ali Efendi:

Allah’ım, ben ne halt işlemişim böyle!” diye bağırır. Hüngür hüngür ağlar... Tam 20 yıl, her Necef’e giden herkese onu sorar ama mazlum Şeyh Hâdi’den hiçbir haber alamaz.

Artık yerinden kımıldayamayacak kadar hasta ve gidip onu bulacak, helalleşebilecek durumda değilim.” diye pişmanlığını dile getirir. Şeyh Hâdi’nin dramı, yalnızca bir kişinin yaşadığı bir felâket değildir, aynı zamanda toplumun vicdânını sorgulatan bir olaydır.

Bugün hâlâ, ne kadar çok insan, başkalarını yanlış anlayarak, yüzeysel bir biçimde suçlayarak hayatlarını mahvediyor. Âkif’in dizeleri, bunun ne kadar tehlikeli bir durum olduğunu anlatıyor: “Ne tüyler ürperir ya rab ne korkunç inkılab olmuş.” İftira, yanıltıcı bilgiler ve yüzeysel bakış açıları, toplumsal yapıyı büyük ölçüde bozar.

Birçoğumuz, yaşadığımız toplumda, gördüğümüz, duyduğumuz olaylar ve insanların haklarında duyduğumuz sözler üzerinden yargılar oluştururuz. Ancak her zaman gördüğümüz ya da duyduğumuz şeylerin gerçek olduğu söylenemez. Gerçeklerin arkasında, bâzen büyük yanlış anlamalar, hatalı yargılar ve kötü niyetli iftiralar olabilir. İşte bu yazı, bir insanın yıkılan hayatı üzerinden, duyduğumuz ya da gördüğümüz her şeyin doğru olmadığını anlamamıza vesile olacak bir hikâyeyi anlatmaktadır.

Şeyh Hâdi’nin dramı hem bireysel hem de toplumsal bir ders olmalıdır. Toplumlar, vicdanlarını kaybettiklerinde, herkesin hayatı kolayca mahvolabilir. Bunu unutmamak, her zaman doğruyu araştırmak, dinlemek ve başkalarını adâletle değerlendirmek hepimizin sorumluluğudur.

Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Evet dostlar! Duyduklarımız ya da gördüklerimiz gerçek olsa dâhi, aslı bambaşka olabilir. Bir kişi ya da olay hakkında gerçeği tam olarak bilmeden bir kanıya varmak ve yorum yapmak zulümdür. Hakîkati bilmek için, bırakın başkalarının söylediklerini, kendi gözümüzle gördüğümüzü ve kulağımızla duyduğumuzu dâhi bizzat o şahısla konuşarak tahkik etmek zorundayız. İşte vebâli bu kadar ağırdır. Günümüzde sosyal medya sâyesinde, çoğumuz farkında olmadan, her konuda kolayca kandırılabiliyor ve nice mâsumların hakkına çok rahat bir şekilde girebiliyoruz.”

Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene...

Hâsıl-ı Kelâm!

“Ölenler Ölümü Bilmez, Ölüm Kalanların Hikâyesidir. Yol Elif İse, Yön Bellidir... Herkes Kendi Tercihiyle, Kendi Hayatını Yaşar Ama Kişi Yaşadığı Kadar Müslüman, Yansıttığı Kadar İnsandır; Zîrâ Hakîkat Dilde Değil, Hâldedir. Söz Meclise, Kıssa Herkese… Söz Uzar, Kesmek Gerektir Vesselâm!”

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...