Hayat, çoğu zaman fısıldayarak konuşur. Ama biz, takvim yapraklarını yutar gibi yaşarız hayatı. Telâşla geçeriz yanından inceliğin, merhametin, sessizliğin… O fısıltıyı duymayız çoğu zaman. Ta ki hayat, sessizliğini bir taşla bozuncaya dek. Bâzen bir çığlık değil, tek bir taş yeter; bir insanın yıllardır sağır kaldığı sesi duyması için.

İnsanoğlu, dünyânın bitmek bilmeyen hengâmesi içinde koşarken en çok kendi kalbinin sesine sağırlaşır. Hız, asrın en büyük hastalığı hâline gelmişken durup bakmaya, sese kulak vermeye vakit bulamayız. Oysa niyetten ve samîmiyetten yoksun her hızlı adım, bizi fıtratımızdan biraz daha uzaklaştırır.

O sabah, iş dünyâsının en popüler isimlerinden biri, lüks aracıyla dar bir sokakta ilerler. Telefon çalar, mailler düşer, takvim programlarla dolup taşar. Zihin hesap peşindedir; kalp çoktan devre dışıdır. Ve tam o sırada… Şiddetli bir sesle irkilir! Bir taş, büyük bir gürültüyle arabanın kapısına çarpar.

Adam ânî bir refleksle frene basar; araba kaldırıma vurarak zor durur. Sinirle dışarı fırlar. Karşısında küçük bir çocuk durmaktadır. Kolundan tutar, bağırır:

— Ne yapıyorsun sen? Arabam ne hâle geldi! Deli misin?” der. Çocuk çok korkmuştur. Ama yüzünde korkudan çok, çâresizlik okunmaktadır. Titreyen bir sesle yutkunur:

— Amca… Lütfen kızma. Sizden önce geçen tüm arabalara el ettim, kimse durmadı. Mecbur kaldım taşı atmaya…” der. Adam şaşırır, susar. Çocuk, bir köşeyi işâret eder ve:

— Bakın… Ağabeyim yürüyemiyor. Tekerlekli sandalyesi devrildi, yere düştü. Kaldıramadım… Kimse yardım etmedi. Sadece yardım istedim.” der.

Adam dönüp bakınca, yürek burkan bir manzarayla karşılaşır. Kaldırımda devrilmiş bir sandalye… Yerde doğrulmaya çalışan bir genç. Tereddütsüz koşar. Genci dikkatlice kaldırır, yerine yerleştirir. Sonra mendiliyle kanayan dizini siler. Hiçbir söz söylemez. Sadece bakakalır. Çocuk, ağabeyini alır, uzaklaşır. Ne teşekkür ederler… Ne de dert yanarlar.

Adam arabasına döndüğünde, kapıdaki ezik dikkatini çeker. Ama onu tamir ettirmez. Çünkü o ezik, içindeki körlüğü uyandıran taştır. Her baktığında kendine şunu hatırlatır: “Hayat bâzen fısıldar… Ama sen o fısıltıyı duymazsan, bir taşla uyarır.” Sanki kendisine: “İbreti nazar kıl, her bir işte hikmet var.” der gibi.

O günden sonra şunu öğrenir: Ne kadar hızlı yaşarsan yaşa, kimsenin seni durdurmak için taş atmak zorunda kalmayacağı kadar yavaşla. Kalbini, rûhunun sesine aç… Çünkü hayat çoğu zaman sessiz konuşur. Kimi zaman bir duâ kadar sessiz, kimi zaman da bir taş kadar sert ve sarsıcıdır…

İnsanın maddeye ve hıza köle olduğu bir çağda, başkalarının acısına karşı sergilenen duyarsızlık en büyük mânevî çürümedir. Arabasının kapısındaki eziği rûhundaki uyanışın nişânesi olarak saklayan bu adam gibi, bizler de hayâtın bizi sarsan ikazlarına muhtâcız. Çatlayan sâdece bir araba kapısı ya da kırılan bir taş değildir; asıl kırılması gereken, insanoğlunun kibridir. O gün o adam, sâdece bir kapının değil, kendi içindeki kalın duvarların da çatladığını fark eder.

Zorlukların ve tıkanan yolların ardındaki ilâhî genişliği Yüce Mevlâ, kutsal kelâmında şöyle müjdeler: “…Ve men yettekillâhe yec’al lehû mahrecâ.” / “…Kim Allah’tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsân eder.” (Talâk Sûresi, 2. Âyet) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.v.) ise kalbi katılaşanları ve merhametten uzaklaşanları şu ikazıyla uyarır: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” Mevlânâ, dıştaki ihtişâma aldanıp içteki insanlığı ve basîreti kaybedenlerin zavallılığını ise şu vecîz sözüyle özetler:

“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbise yok…

Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”

Eski irfan şâirleri de dünyânın geçici âlâyişine kapılıp asıl vazîfesini unutan yolcuya şöyle seslenir: “Gaflet uykusundan uyan, gör ne fırtınalar kopar, Hakka kul olmayan canlar, her atılan taştan korkar. Gönül gözün açık tut ki, fısıltıyı duyasın, Yoksa bir taş gelir vurur, sen uykuda kalırsın.”

Hâsıl-ı Kelâm! Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Bir taşın uyandırdığı kalp, bâzen bin nasihatten daha çok şey anlatır. Koşmaktan vazgeç. Duy… Dur… Yavaşla… Fısıltı oradadır. Rüzgârın ninnisinde, bir çocuğun çâresiz sesinde, bir yaşlının derin âhında hep aynı fısıltı gizlidir; yeter ki kulak vermeyi bilesin. Hayat, seni incitmek için değil, uyandırmak için taş atar. O taş bâzen bir söz, bâzen bir bakış, bâzen de sadece bir sessizliktir. Ama sen duymazsan, taş yoldadır...”

Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene…

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile...