Bir kitabı elinden bırakırken hissettiğin o boşluk hissini bilir misin? “Ne okudumsa unuttum!” dersin, sanki geçen saatler boşa akmış gibi. Oysa insan bazen en çok, farkında olmadığı anda değişir. Tıpkı bir tohumun toprağın altında sessizce çatlaması, kimsenin görmediği bir yerde kök salması gibi… Sen “hiçbir şey öğrenmedim” derken, o kitap çoktan seni başka bir sen yapmış olabilir.

“Hiçbir şey öğrenmedim.” diyorsan, belki de öğrendiklerin seni çoktan değiştirmiştir de farkında değilsindir. Zira değişim her zaman gürültüyle gelmez; bazen bir yaprağın sessizce sararması gibi, insanın da içi habersizce başkalaşır.

Bir kitap okursun. Kapatırsın. Hatırlamazsın. “Boşuna mı okudum?” dersin. Oysa o kitap çoktan işini yapmıştır: zihninde iz bırakmadan, gönlünde bir pencere açmıştır. Bazen fark edilmeden girer insanın içine bilgi; su gibi, ışık gibi, duâ gibi… Tıpkı hurma yiyen birinin büyümemesi ama o hurmanın etine, kemiğine karışması gibi… Bir gün, genç bir gönül ehli hocasına içten bir serzenişte bulunur:

— Bir kitap okudum ama zihnimde hiçbir şey kalmadı.” der hocasına. O derin bakışlı, hikmetle yoğrulmuş hoca, cevabını mecâzın en zarif diliyle verir. Elindeki hurmayı uzatır:

— Bunu ağzında çiğneyip ye.” der. Genç yer, yutar… Hoca:

— Büyüdün mü evlâdım?” der. Genç:

— Hayır efendim.” der. Hoca:

— Lâkin o hurma etin oldu, kemiğin oldu, iliklerinle kaynaştı. Onu artık göremezsin ama o artık sensin…” diye cevap verir.

İşte kitap da böylece hayatımıza siner; fark edilmeden, sessizce ama kudretlice. Ne bir alkış bekler ne bir teşekkür; sadece sessizce görevini yapar ve çekilir. Okunan bir cümle, gönle işleyen bir beyit, zihinde dönen bir fikir, ruhun derinliklerine öylesine sızar ki, sen farkına varmadan seni baştan aşağıya yeniden inşâ eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) buyrulur. Bilmeyi istemek, öğrenmeyi sevmek, ilmi içselleştirmek… Tüm bunlar kalbi diri tutar. Çünkü ilim, sadece harflerin değil, hikmetin peşine düşmektir.

Bir kitabın yalnızca kapağına bakmakla yetinmek, bir insanın sadece yüzüne bakıp hüküm vermek gibidir; oysa asıl kıymet, çoğu zaman en derinde, en sessiz köşede saklıdır. Mevlânâ'nın veciz ifadesiyle: “İnsanları kitaplar gibi düşünün; kapaklarına aldanmayın, içlerini okuyun.” Nice mütevâzı ciltler vardır ki içinde deryâlar gizlidir; sayfaları solgun, cildi eskimiş, ama içi ışıl ışıldır. Nice şatafatlı kabuklar vardır ki içinde çürümüşlük barınır; parıltısı göz kamaştırır ama derinliğinde hiçbir şey yoktur.

Okuduğun bir satır kelime dağarcığını zenginleştirir, bir başkası ruhuna incelik ve zarâfet katar. Biri seni sarsar, uyandırır; bir diğeri avutmaz, hesap sordurur. Kimisi merhametini coşturur, kimisi adâlet duygunu bileyleyerek seni başka bir insana dönüştürür. Farkında bile olmadan, sessizce ama derinden değişirsin. Bir çiçeğin yaprağına düşen çiy damlası gibi nazik, bir annenin duâsı gibi yürekten işler sana kitap.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “İlim talep etmek her Müslümana farzdır.” Bu farz, yalnızca dinî bilgileri değil, insanı insan yapan her türlü hikmeti öğrenmeyi de içine alır.

Kitap, bir ömür boyu yoldaşlık eden sadık bir sırdaştır; ne yorulur, ne küser, ne de bir karşılık bekler senden.

Prof. Dr. Fuat Sezgin Hocamız der ki: “Günde 100 sayfadan az okuyan cahil, 250 kadar okuyan az bilen, 500 kadar okuyan bilgili, 1000 sayfa alim olur.” İlk emri “Oku” olan bir inancın mensubu olarak çok okumalı, çok bilmeli ve çok idrak etmeliyiz.

Ne yazık ki çağımızın hastalığı da burada başlıyor: Az okuyup çok konuşmak, öğrenmeden öğretmeye kalkışmak… Bağdatlı Ruhî bu hâli asırlar öncesinden ne güzel resmetmiş:

“Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der,

Dün mektebe gitti, bugün üstâd olayım der…”

Oysa hakikî ilim, sabır ister; dün başlayan bugün bitirmez.

Yunus Emre’nin şu ikâzı da kulaklara küpe olmalıdır:

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır…”

Okumak; yalnızca gözle değil, kalple ve akılla yapılan, sabır isteyen sessiz bir ibâdettir. Kitaplar bize yalnızca bilgi vermez, bizi biz yapan değerleri, kökleri, yönümüzü, özümüzü fısıldar. Ve unutma:

“Okumadan geçen her gün, yitirilmiş bir gündür.”

Hâsıl-ı Kelâm! Âsâr-ı Gönül de der ki:

“Gözünle görmediğin, kulağınla duymadığın nice hakîkat vardır ki, satırların arasında sabırla bekler seni. Kalbini aç, zihnini sustur. Kitabın kapağını değil, satırlarını oku. Zira her satırda biraz sen, biraz hakîkat gizlidir."

Elbette anlayana, kalbini bu ilâhî ahenkle arındırmak isteyene…

Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile…