Amerika’nın bir ucunda, egzoz kokusunun yağ kokusuna karıştığı küçük bir tamirhane… Duvarları yağ lekeleriyle nakışlanmış, rafları türlü aletlerle dolu olsa da bu dört duvarın arasında memleketten sızmış tarifsiz bir sıcaklık vardır. Usta, gurbetin paslı vidaları ve sessiz gecelerin ağırlığıyla yoğrulmuştur. Ellerine yağ kokusu sinmiş, fakat kulağında hâlâ memleketinin türküleri çınlamaktadır. Her akşam dükkânının kapısını kapatırken sanki ardında bıraktığı topraklara da bir selâm gönderir.
Bir gün yine motorun başında, elleri yağ ve kir içindeyken dükkâna, üzerindeki şık takım elbisesiyle kendinden emin bir adam girer. Dilden dile aktarılan bir fıkraya göre bu kişi, dünyaca ünlü kalp cerrahı Dr. Michael DeBakey’dir. Arabası arızalanmıştır ve tamir için ustanın kapısını çalmıştır.
Muhabbet koyulaşır. Usta, karşısındaki kişinin doktor olduğunu öğrenince elindeki işi bırakır, gömleğinin koluyla alnındaki teri siler ve merakla söze başlar:
— Bak doktor bey, ben de sizin gibi kalpleri açarım. Conta, kapakçık derken tıkalı olanı açar, bozuk olanı değiştiririm. Sonra motor, tazı gibi koşmaya başlar. Sen de kalpleri açıyor, kapakçıkları değiştiriyorsun. Sonra insanlar yeniden yürümeye başlıyor. İkimizin yaptığı iş birbirine ne kadar da benziyor! Ama sen bu işten milyonlar kazanırken ben hâlâ siftah yapmayı bekliyorum. Bunun sebebi nedir?”
Usta, yıllardır içinde biriktirdiği soruyu hafif alaycı bir tebessümle dile getirir. Doktor, ustanın bu sözleri üzerine gülümseyerek eğilir ve şöyle der:
— O zaman sen de benim yaptığım işi, motoru durdurmadan yap da görelim!”
Bu cevap karşısında usta bir an duraksar. Elindeki anahtar, sanki birden ağırlaşır. Motorun sesi devam ederken zihninde bambaşka bir kapı aralanır. Bir an düşünür: Gerçekten de motoru çalışırken tamir etmekle insan kalbine müdahale etmek aynı şey midir? Demirden yapılmış bir makinenin arızasını gidermek başka, can taşıyan bir insanın kalbine dokunmak bambaşka bir maharet değil midir?
Belki de bu hikâyenin asıl dersi, ustanın yaptığı bu muhasebede gizlidir. Her işin bir inceliği, her ustalığın bir sınırı vardır. Bir motorun arızasını anahtarla giderebilirsin; fakat bir insanın gönlündeki kırgınlığı ne bir anahtarla ne de bir tornavidayla onarabilirsin. Bunun için bazen susmayı, bazen dinlemeyi, bazen de karşındakinin acısını kendi yüreğinde hissetmeyi öğrenmek gerekir.
İnsan, gönlünün huzurunu yalnızca dünya nimetlerinde değil, Rabbine yönelmekte de aramalıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Bilin ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d, 28)
İşte gönlün asıl huzuru, dünya telaşının ötesinde, Rabbini anmakta ve O’na yönelmekte saklıdır. İnsan, dış dünyasındaki pek çok arızayı giderebilir; fakat iç dünyasındaki huzuru bulabilmek için kalbini de ihmal etmemelidir.
Gönül, bir defa kırıldığında onu eski hâline döndürmek birkaç güzel sözle mümkün olmayabilir. Bazen samimi bir özür, bazen sabır, bazen de yıllarca süren bir vefa gerekir. Kırılan bir vida yenisiyle değiştirilebilir; ama kırılan bir gönlün onarılması, incelik, sabır ve içtenlik ister.
Usta, bir gün yanında çıraklık yapan gence bu hakikati anlatmak için şöyle bir hikmet dile getirir:
— İki kişi vardır ki geri dönmez, evlât!” Çırak merakla sorar:
— Kimlerdir onlar, usta?
Usta cevap verir:
— Birincisi ölen, ikincisi de gönlü kırılan…
Çırak şaşkınlıkla yeniden sorar:
— Ölenin dönmeyeceğini anladım da gönlü kırılan neden dönmez?
Usta, bir an susar ve ardından şöyle der:
— Çünkü birincisinin canı yoktur artık, ikincisinin ise bazen dönmeye mecali, bazen de güveni kalmamıştır.
Elbette gönlü kırılan herkesin geri dönmeyeceği söylenemez. Ancak bu söz, insanın bir başkasının gönlünü incitmeden önce ne kadar dikkatli olması gerektiğini hatırlatır. Çünkü gönül almak, yalnızca özür dilemek değil, aynı hatayı tekrarlamamaya da söz vermektir.
İşte motorla gönül arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkar. Motor bozulduğunda ses verir; gönül kırıldığında ise çoğu zaman susar. Bir tamirci, motorun sesinden arızasını anlayabilir; fakat insan gönlünün sessizliğini duyabilmek, çok daha derin bir dikkat ve merhamet ister. Çünkü her gönlün yarası, her kırgınlığın hikâyesi farklıdır. Asıl ustalık, söylenmeyenleri anlayabilmek, incinmiş bir yüreğe şefkatle dokunabilmektir.
Hâsıl-ı kelâm! Âsâr-ı Gönül de der ki:
“Erenler, gönül tamirine başlamadan önce kendi kalplerini terbiye ederdi. Çünkü gönül işi, önce insanın kendi nefsini tanımasını, sonra başkasının derdine ortak olmasını gerektirir. Motoru durdurmadan tamir etmek ustalık ister; fakat bir gönlü incitmeden onarmak, işte asıl ustalık budur.
Ne İngiliz anahtarı ne de yıldız tornavida çözer gönül işini. Çünkü gönlün dili merhamet, mekaniği sabır, yakıtı sevgidir. Kimi ustalar motorun sesini dinler, gönül erbabı ise insanların sessizliğini… Bir motor bozulduğunda ses verir, bir gönül kırıldığında çoğu zaman susar. Asıl maharet, o sükûtu duyabilmek, söylenmeyen acıyı hissedebilmek ve incinmiş bir yüreğe şefkatle dokunabilmektir.
Unutma! Herkesin tamirhanesi farklı, her gönlün anahtarı kendine hastır. Kiminin anahtarı tatlı dilinde, kiminin samimi bir tebessümünde, kiminin ise karşısındakini yargılamadan dinleyebilmesinde saklıdır. Motorun bozuk parçasını değiştirmek kolaydır; asıl mesele, insanın gönlünde açtığı yarayı fark edip onu onarabilmektir.
Çünkü motorun çalışması bir ustalık, gönlün huzur bulması ise bir hikmettir. Makineyi tamir eden el becerisini, gönlü onaran merhametini konuşturur. Bazen bir insanın gönlünü kazanmak için uzun sözlere değil, içten bir özre, samimi bir duaya ve vefalı bir yüreğe ihtiyaç vardır.
Unutma ki bir motorun arızasını gidermek için anahtar takımına, bir gönlün yarasını sarmak için ise merhametli bir yüreğe ihtiyaç vardır. Motoru yeniden çalıştırmak ustanın elindedir; fakat kırılmış bir gönle yeniden hayat vermek, sabırla, sevgiyle ve samimiyetle mümkündür.”
Elbette anlayana, gönlünü ilâhî ahenkle arındırmak ve başkalarının gönlüne incitmeden dokunmak isteyene…
Âsâr-ı Gönül’den selâm ve duâ ile…